TRT’de yayınlanan Büyük Takip Programı “istihbarat örgütleri’nin Zihin Kontrol Yöntemleri” konusunu irdelenmişti.
LSD ile halüsinasyon yaptırılarak işkencenin verimliliğinin arttığı tesbitinin yapıldığı programın videosuyla, zeytin’e sürülen halüsinojen madde ile ‘zeytin yedikten sonra’ görünen halüsinasyon’u yaşayanın KALEMİNDEN birlikte sunuyoruz…
.

.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na halüsinojenle birlikte yoğunlaştırılarak uygulanan TELEGRAM işkencesi Ölüm Odası’nda şöyle geçiyor:

.

.
“ELEKTROMANYETİK HAVUZ” DEDİĞİM*
.
Son gördüğüm halüsinasyon da, kantinden aldığım ve epeydir açık zeytinleri yedikten sonra olmuştu. Deneme yapmaya karar verdim ve buzdolabını açıp, plastik ambalajı içindeki zeytinlere uzanıyordum ki, açık kısmının bir bölümünde matlaşmış olmalarına mukabil, diğer kısımda zeytinlerin yağ dökülmüş gibi ve pırıl pırıl olduklarını gördüm. Evet; yine ben yokken koğuşa girmişlerdi. Bir parça ekmekle 5-6 zeytin tanesini ağzıma attım; ve yutmamdan, 5-6 metre ötedeki bahçe kapısına gidene kadar, tesiri hissettim. Bahçeye çıkmaksızın bir sigara yaktım ve o ânda karşı duvarda, açık arabalara binmiş geçen silâhlı askerleri silüet hâlinde gördüm. Sonra, deforme insan suratları falan filân. Duvarda, başkasının alelâde olarak göreceği tabiî veya kasden atılmış çizgilere, hayâlim kolayından suret giydiriyordu; ama benim irade ve isteğimle değil. Şuurlu bir şekilde, etkilenmeden öyle seyrettim. Birkaç dakika sürdü.
Bahçeye adım atmıştım ki, şöyle bir durum: Yarı belinize kadar denize girdiğinizi düşünün. Dalganın gelişi ve çekilişi boyunca, siz de ritmik bir şekilde öne arkaya salıncaklanıyorsunuz. Gözünüzü yumun. Gözünüz yumulu da olsa, denizde olduğunuzu yaşıyorsunuz ve tahayyülden fazla, denizi görüyorsunuz. Şu ânda oturduğunuz yerde gözünüzü yumun; çevreden sizde ne var? İşte öyle. Fakat benim anlatmak istediğim, bu hâlden fazla ve şuur kaybı olmadığı için gerçekten eksik bir görüş. Evet; bahçeye adımımı atar atmaz, dalgalı bir suya girdim. Suyun geliş gidiş ritmi içinde, bir-iki adım öne, bir-iki adım geriye, salınıyorum. Burası, bahçe olduğunu bildiğim için havuz diyorum, ama yaşadığım, deniz… Bu sırada yan bahçeden, yanımda konuşan birinin ses tonunda, –tabiî ve çıplak ses–, orada oturan birinin yanına, koğuşa dışarıdan yeni girmiş gibi biri:
— “Ooo! Merhaba. Ne yapıyorsun yahu sen burada!”
— “İyilik yahu, ne olsun! Balık tutacağım. Balığı havuza çekmeye çalışıyorum!”
— “Daha girmedi mi?”
— “Biraz önce başladım; girdi ama, çabuk çıkıyor!”
Ben, müthiş bir şaşkınlıkla, havuzdan koğuşa çıkmıştım; yani o balık benim! İrademin ellerine geçtiğini, iyice oyuncak olmaya başladığımı düşünüyorum. En fenası, korku ki, Gayya kuyusuna gittiniz demektir. Belki onların zihne aşılaması, bilmem, –zaten bütün sıkıntı, bunu kestirememek!–, merak ve endişe karışımı içinde, yeniden havuza giriyorum… İkinci gelen:
— “Girdi!”
— “Mücadele etmeye kararlı…”
Beni dolmuşa getirmek için, ufaktan pohpohluyor. Yaklaşık bir dakika kadar, yükselince göğsüme, çekilince belime gelen o dalgalı havuzda, neyin ne olduğunu anlamak için kalıyorum. Fakat beni istilâ etmeye başlayan ürküntü ve büsbütün teslim alınıyorum hissi ile, şuurlu bir muvazene ve telâşsızlık içinde, kıyıya çıkıyorum. Kıyı? Koğuş kapısından içeri!
— “Bu kaçtı yahu! Yuh ulan sana!”
— “Tüh, Allah kahretsin! O kadar uğraştık, boşa gitti!”
.
*Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi.

.

http://www.furkanhaber.com/elektromanyetik-havuz-dedigim/

.

DAVID ICKE’NİN BRILLIANT BOOK’UNDAN BİR İKTİBAS:

(BU BELGE SEÇKİN DÜNYA YÖNETİM HİYERARŞİNİN

DOGMATİK VE OTORİTER ZİHNİYETİNİ AÇIKÇA GÖSRERMEKTEDİR.)

1986 da, tesadüfen bulunan ve “sessiz bir savaş için sessiz silahlar” olarak adlandırılan bir belgeden alınan Robotlar’ın İsyanı’nda yer aldım. Bu belgenin 1969 yılına ait diğer bir versiyonun A.B.D. Donanmasının Haberalma Servisi’nin elinde bulunduğu rapor edilmektedir.

Bu belge, beyin yıkama tekniklerini çok güzel açıklamaktadır.

Benim elimde bulunan versiyon Amerika’da ikinci elden satılan bir fotokopi makinasının içinde bulundu ve kitlesel zihin kontrolunun politikasını anlatmaktadır.

Bu uzun ve ayrıntılı belge 1979 tarihliydi fakat, 1950’lerden beri uygulanan politikanın anahtarlarını vermektedir.

Bu belge “ Sessiz Savaş… 1954 yilinda uluslararası seçkinlerin bir toplantısında açıklandı” demektedir.

Bildenberg Grubu ilk defa 1954 de toplandı. Belgede teşhir edilen metodlarin Londra’daki Tavistock İnsan Hakları Enstitüsü’ne ve bunun birbirine bağlı şubelerine ilham vereceği muhtemeldir. İşte muhtevadan bir çeşni:

“ tecrübeyle ispat edilmiştir ki, bir sessiz silahi korumanin ve halk kontrolunü ele geçirmenin en basit yolu, onlari bir taraftan şaşkin, organizasyonlari bozulmuş, ilgilerini gerçekten önemi olmayan başka sorunlara çekilmiş bir durumda tutarken, diger taftan disiplinsiz ve temel sistem prensiplerinden habersiz tutmaktır.

Bu şunlarla başarilir:

Onların düşüncelerini başıboş bırakarak; zihni faaliyetlerini sabote ederek; matematikte, sistem tasarımında, ekonomi eğitiminde halk için düşük kaliteli programlar hazırlayarak ve teknik yaratıcılık esaretlerini kırarak.

Aşagidaki yollarla duygularini meşgul ederek, onlarin kendilerine ve duygusal ve fiziksel faaliyetlere olan düşkünlüklerini arttırarak;

a) Medyadaki – özellikle TV ve gazetelerdeki – sürekli bir cinsiyet, şiddet ve savaşlar engeli vasitasiyla merhametsiz duygusal hareketler ve saldirilar ( zihni ve duygusal tecavüz ).

b) Onlara ne isterlerse – fazlasıyla – verme “ düşünce için degersiz gida” ve onları gerçekten ihtiyacı olan şeyden mahrum bırakma.

c) Tarihi ve hukuku yeniden yazma ve halkı sapkın yaradılışın hükmü altına sokmak, böylece onların akıllarını kişisel ihtiyaçlardan dışta ziyadesiyle icat edilen önceliklere kaydırabilme. Bunlar onların sosyal otomasyon teknolojisinin sessiz silahlarıyla ilgilenmelerini ve bu silahları keşfetmelerini engeller. Genel kural düzensizlikte kar vardır; daha fazla karışıklık daha fazla kar. Bu nedenle en iyi yaklaşım problemler yaratmak ve sonra çözümler sunmaktır.

Özet olarak:

Medya: Yetişkin nüfusun dikkatini gerçek sosyal sorunlardan uzak tutarak gerçekte önemi olmayan meselelere çekmelidir.

Okullar: Genç nüfusu gerçek matematikten, gerçek ekonomiden, gerçek hukuktan ve gerçek tarihten habersiz tutmalıdır.

Eğlence: Halkın düşüüncesini altıncı derece seviyesinin altında tutmalıdır.

İş: Düşünmek için zaman bırakmayarak, halkı çiftlikte diğer hayvanlarla birlikte meşgul, meşgul, hep meşgul etmelidir.

“SESSİZ SİLAHLAR BELGESİ”, UZAKTAN MİKRODALGA

ZİHİN KONTROL TEKNİĞİNİ BAKIN NASIL TARİF EDİYOR:

“ Bu, bir generalin yerine -bankacılık mıknatısının emirleri altında-, bir bilgisayar programcısının çalıştırıldığı; bir silahın yerine, bir bilgisayardan; barut tozu yerine, veri işlenmesiyle sevkedilen; mermilerin yerine, durumları ateşler. Bu, aşikar gürültüler çikartmaz, aşikar fiziksel yaralanmalara neden olmaz ve herhangi bir kişinin günlük sosyal hayatina alenen müdahale etmez.

“ Anlaşilmaz fiziksel ve zihinsel bozukluklara neden olan ve anlaşilmaz bir şekilde günlük hayata müdahale eden, yani ne aradigini bilen egitimli bir gözlemci için anlaşilmaz olan sesler üretse bile halk bu silahi anlayamaz, bu nedenle de bir silahla saldiriya ugradigina ve baski altina alindigina inanamaz.

“ Halk içgüdüsü ile birşeylerin yanliş oldugunu hissedebilir, fakat sessiz silahin teknik özellikleri nedeniyle, duygularini makul bir şekilde izah edemez veya kendi zekasiyla problemle ugraşamaz. Bu nedenle, nasil yardim isteyecegini ve buna karşi kendilerini savunmak için digerleriyle nasil birleşecegini bilmez.

“ Sessiz bir silah tedricen uygulandığında, baskı ( psikolojik baskıdan ekonomik baskıya kadar ) çok artarak devam edemeyecek hale gelene kadar, halk bunun varlığına uyum sağlar / adapte olur ve bunun sinsi tecavüzüne tahammül etmeyi öğrenir. Bu nedenle sessiz silah biyolojik mücadelenin bir cinsidir.

Bu onların doğal ve sosyal enerji kaynaklarını, fiziksel, zihinsel ve duygusal güçlerini ve zaaflarını tanıyarak, anlayarak, manipüle ederek ve bunlara saldırarak bir toplumun bireylerinin hayatına, tercihlerine ve hareket kabiliyetine tecavüzde bulunur.”

Diğer bir deyişle, böl ve yönet ve global diktatörlüğü size atlama taşları yaklaşımıyla tanıt ve vakit çok geç oluncaya kadar çok az kişi gerçekten neyin devam ettiğini anlayabilsin. Gerçekten de, birçok kişi ne olduğuna işaret eden kişilere gülecek ve hatta onları suçlayacaktır. Hoş bu kitabın veya buna benzer birçoğunun okurları gerçeklerin farkındadır. Ve eğer bize hakikaten daha iyi bir dünya ve düşünce ve ifade hürriyeti emanet edilseydi, bilginin önemsenmemesi mümkün değildi.

Birçok insanın zihnini işgal eden programcıların sığınağını parçalamak için, hepimizin yapması gereken iş çok büyüktür, fakat bu mükemmelen başarılabilir – ve eğer biz bu işe karışmak için hazırlandıysak – bu başarilacaktir. Kendisi için düşünmeye ve hareket etmeye azmetmiş bir insan aklından daha güçlü hiç bir şey yoktur. Böyle bir hadise bir manipülasyoncunun kabusudur ve bu gezegendeki herkes gibi, siz de bu güce sahipsiniz.

Yapacağınız tek şey onu kullanmaktır.

DAVID ICKE……VE GERÇEK SİZİ ÖZGÜR KILACAK

Amerikan ordusu, 11 bin kişinin üzerinde test edilen ve ”yanma hissi” yaratan yeni silahını gazetecilere tanıttı.

Teknoloji sitelerinde yer alan habere göre, Virginia eyaletindeki Quantico Deniz Piyade Kuvvetleri üssünde yapılan tanıtımda, bir askeri araca monte edilebilen ve öldürücü olmayan Active Denial System adlı silah, şiddetli ısı veren yüksek frekanslı elektromanyetik dalga yayıyor.

abdsilahh.jpg
Uzun yıllardır üzerinde çalışılan ve ilk geliştirilirken ”Sessiz Muhafız” adı verilen bu silahın prototipinin 2008′de iptal edildikten iki yıl sonra Afganistan’da kullanıldığı belirtiliyor.

Pentagon’daki üst düzey komutanlar ise öfkeli kalabalıkların ve çatışan grupların dağıtılmasında kullanılacak bu silahın gerçek savaşta, tehlikeli noktalarda geleneksel ateş gücünün alternatifi olup olmayacağı sorusunun henüz yanıtsız olduğunu düşünüyor.

Washington ayrıca, yeni silahın Müslüman dünyasında olumsuz yönde tanıtılmasından ve işkence için kullanılacağı gibi eleştirilere maruz kalmasından endişe ediyor.

”Active Denial System” adı verilen, bu ısı dalgası silahı yaklaşık bin metre öteden kalabalıkları hedefleyebiliyor.

Öldürücü olmayan bu silahın kamuoyunda tanıtımı için atak başlatan Amerikan ordusunun ar-ge bölümünden emekli albay Kirk Hymes, ”Bunun gibi yeni teknolojilerde, algı her şeydir” diyerek, yeni silahın etkinliğini anlatıyor.

Yeni silah, bazen ağır yaralanmalara, hatta ölümlere yol açan plastik merminin alternatifi olarak gösteriliyor.

Uydu televizyon çanağına benzer bir araç anteninin çok güçlü radyo dalgaları yaydığı silah, hedefin deri moleküllerinde şiddetli bir titreşime neden oluyor ve bir yanma hissi yaratıyor.

Askerî Bir Silah Olarak Telegram

-Zihin Kontrolü-

Reha Suvari


BU YAZI NİÇİN?

Okuduğunuz çalışma, -Batıda- hakkında belli bir şuur ve tepki oluşmuş TELEGRAM (Zihin Kontrolü) konusunda, -kendi çapında- okuyucusunu kaba hatlarıyla da olsa bilgilendirmek için hazırlanmıştır. Amacımız, insanlığı tehdid eden ve birçok bakımdan ele alınması gereken, bu yazımızda bizim işaretlemeye çalışacağımız üzere ve literatüre girdiği şekliyle “bir vasfı da” ASKERÎ SİLAH olan bu vahşice uygulamanın tehlikelerine işaret etmektir. Yanısıra, meselenin -maalesef- psikolojik problemler yaşayan insanların uydurmaları veya esrarlı romanlarda geçen hayal ve kurgulardan ibaret olmadığını göstermektir. Yine bu çalışma, bir yandan birçok ülkede bu alanda yapılan çalışmalara temas ederken, diğer yandan meselenin özüne vâkıf kişi ve kuruluşlar tarafından TELEGRAM’a gösterilen tepkileri paylaşma arzusuyla kaleme alınmıştır.

“TELEGRAM, askerî bir silahtır” dedik. Fakat bu silah türü, “konvansiyonel” dediğimiz, kabul edilmiş, genel mânâda bilinen silahlardan kimi farklılıklar arzeder:

Bunlardan birincisi, başka hiçbir silahta olmayan bir özelliktir ki, “silahı kullanan” ve “hedef kişi” dışında bir üçüncü kişi, bu silahın etkisini göremiyor, duyamıyor ve hissedemiyor. Sadece “hedef kişi”nin tepkileri müşâhede edilebiliyor.

Bir diğer farklılık da, “askerî silah” olmasına karşılık, kendine has özelliklerinden dolayı, ortada fiilî bir savaş hâli olsun veya olmasın kullanılabiliyor. Birçok ülkede, o ülkenin iç ve dış savunmasından sorumlu askerî, inzibatî ve istihbarî kurumların görevlileri tarafından, ülke içi veya dışında, hem siyasî ve ideolojik olarak kendilerine “yakın” sayılabilecek insanlara, hem de kendi siyasî ve ideolojik görüşlerine “aykırı” görülen şahıslara tatbik edilebiliyor. Bir diğer deyişle, yabancı veya vatandaş ayırımı yapma gereği duyulmaksızın, “kurban” kişi bazen “kobay” bazen de “hedef” addedilerek uygulanabiliyor. Deneme, geliştirme ve uygulamaların “gizliliği” buna imkan sağlıyor.

“Zihin kontrolü” teknolojisinin, sadece kelime anlamına bakılarak  “nezih ve temiz bir iş”(!) olduğu zannedilmemelidir. İnsan fıtratına tamamen ters nitelikte olan bu silahın en önemli hedeflerinden biri de, “kurban”a beyin kontrolü ile paralel olarak -yine askerî literatüre yerleştiği şekilde- MAXIMUM PAIN (en üst seviyede acı) verebilmek çünkü.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde TELEGRAM mağdurları var. Mağdurların kurduğu dernekler; hâdise etrafında yayınlanan birçok ciddi kitab, dergi veya gazete makalesi; yine, internette sayısız makale, araştırma ve döküman mevcut. Batıdaki bazı organizasyonların bu mesele merkezinde düzenli olarak seminer ve konferanslar tertib ettiklerini de biliyoruz; insanları şuurlandırmak için ciddi bir mücadele veriliyor.

Bu gelişmeler ülkemiz dışında tüm hızıyla sürer ve insanlar arasında günden güne yayılan genel bir şuurlanma süreci yaşanırken; üstelik ABD ve Rusya başta olmak üzere kimi ülkelerde protesto gösterileri bile yapılırken; TELEGRAM’a karşı dünyadaki en etkili mücadeleyi veren insanlardan Mind Justice Organizasyonu başkanı Cheryl Welsh‘in ifadesiyle, “ATOM BOMBASINDAN DA TEHLİKELİ” bu silaha karşı maalesef ülkemizde çok büyük bir bilgi eksikliği, kirliliği ve umursamazlık yaşanıyor.

Bu sonuca etki eden faktörler, ülkemizde bu mesele ile alâkalı başvuru kaynağının yok denecek kadar az olması; konuyla ilgili akademik araştırmaların yahud TELEGRAM mağdurlarının kaleme aldığı eserlerin, aynı şekilde binlerce askerî ve istihbarî belgenin çoğunlukla İNGİLİZCE olması; ülkemizde bu konuda yayınlanan çok az sayıdaki kitabın da bir kısmının “gerilim romanı” tarzında verilmesi; belki en mühimi, ülke insanını uyarmak gibi bir vazifeye mecbur entellektüeller, gazeteciler ve bilim adamlarının, meseleye ciddi bir bakış ve tepki sun(a)mamaları olarak sıralanabilir.

Fakat herşeyin üstünde, bu silahın hedefi olan fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu‘nun yaşadıklarından ve aktardıklarından ilhamla şunu söylemeye mecburuz: BU İNSANLIK DIŞI SİLAHIN UYGULAMA SAHASI BU ÜLKEDİR VE EN BÜYÜK MESULİYET DE BU ÜLKENİN İDARÎ MEKANİZMASINDA YER ALANLARIN PAYINA DÜŞMEKTEDİR.

Diyoruz, fakat siyasî iktidar mevkiinde olmakla o iktidara mâlik olmanın farklı şeyler olduğunun ve bu çerçevede yaşanan siyasî acziyetin farkında olarak, şunu da ilave etme lüzumu hissediyoruz: Askerî terminoloji içerisinde “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” kategorisinde yapılan bu çalışmalar, ülke halkından tamamen gizli, siyasî yöneticilerinse bir bölümün “kısmî bilgisi” dahilinde yapılıyor. Bu husus, hem TELEGRAM teknolojisinin patentini ellerinde bulunduran bellibaşlı ülkeler, hem de Türkiye gibi bu silahların sadece “uygulama alanı” (DELTA) olan ülkeler için geçerli. Böylesi anormallikler, aslında bir bakıma “normal”. Çünkü yapılan çalışmaların herkesin önünde ve bilgisi dahilinde olması, -bu işkence ülkelerarası “insan hakları” kriterlerini ihlal etmeden devam ettirilemeyeceği için- mümkün değil.

 “TELEGRAM Çalışmaları”nın içinde bulunan bazı bilim adamları yahud uygulayıcıların yanısıra, dünyada bu meseleyi kurcalayan kimi araştırmacı-yazarların şübhe uyandıran ölümleri de bir başka muamma. Ölümü en fazla spekülasyon konusu olmuş isimlerin başında, 1999’da genç denecek yaşta hayatını kaybeden ve Mind Control – World ControlBlack Helicopters over AmericaThe Octopus: Secret Government and the Death of Danny Casolaro (Kenn Thomas‘la birlikte yazdı), Türkçeye de Nokta Yayınevi çevrilen Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, CIA’den Medyaya Kitlelerin Kontrolü gibi kitabların yazarı Jim Keith geliyor.

Bu derece vahim ve çok gizli bir askerî silah sözkonusu iken; dünyada “elektromanyetik silah” yarışı tüm hızıyla devam ederken; Türkiye, Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan, Kosova, Çeçenistan gibi ülkeler bu silahların deneme, kullanım ve geliştirme sahaları olmuşken; hattâ Bhutan gibi ismi bile pek bilinmeyen ülkelere kadar kendine tatbikat alanı bulabilmişken; Türkiye’deki bilgisizlik ve aldırmazlık, belki de silahın kendisi kadar ürkütücü. Yaptığımız çalışma, ülkemizde yaşanan bu gidişata işaret etme kaygısını da taşıyor.

Bazı bilim adamlarının “nadir” çıkışlarını övgüye değer bulsak da, maalesef yetmiyor. Ülkemizdeki bu atmosferi dağıtmaya ve insanımızı şuurlandırmaya yönelik her türlü ciddi açıklamayı, veri paylaşımını ve bu gaye çerçevesindeki her çeşit müsbet faaliyeti yahud böylesi faaliyetleri tetikleyecek “gayret”i çok kıymetli buluyoruz.

Böylelikle, yazımızın genel çerçevesi de de ortaya çıktı sanıyoruz.

TELEGRAM VE ETKİLERİ

Meşhur fizik profesörü Michio Kaku, CNN’deki mülâkatında en son teknoloji ürünü Toyota patentli tekerlekli sandalyeyi tanıtırken, ekrana gelen bu yeni icadın -sadece düşünce ile hareket ettirilen tekerlekli sandalye!- şaşırtıcı görüntüleri eşliğinde şunları söylüyor:

– «Elini-ayağını kullanamayan kişiler icin büyük kolaylık getiriyor. Kullanıcılar, artık beyin gücüyle, düşünceleriyle tekerlekli sandalyeyi idare edebilecekler.»

Spikerin “bilgisayarın insan beynini okuyabildiğini söylemek kolay ve basit mi?” sorusu üzerine cevabı:

– «Beyin, elektrik ve manyetik alanlar dahilinde faaliyetini sürdürürken, elektrotlar tarafından kolaylıkla alınabilen radyo dalgaları yayar. Bu, yüz yıla yakın bir süredir biliniyor. Yeni olan, şimdi bir bakıma, NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜZÜ BİLEN, ANALİZ EDEBİLEN BİLGİSAYARLARA SAHİB OLMAMIZ. Bu henüz başlangıç. Saniyenin onda biri kadar bir sürede beyin ve bilgisayar ilişkisi ve istenen hareket yaşanıyor. Bu çok hızlı, şimdiye kadar alınamayan bir netice idi. Bu, çok büyük bir başarı. Böylece insanlar, gelecekte herşeyiyle telepatik olan eve sahib olacaklar.»

“Zihin Kontrolü”nün tezahür alanı elbette ki sadece silah sektörü değil. Reklam, propaganda, hatta eğitim sahaları da “bir nevî” zihin kontrolü çerçevesi içinde mütalaa edilebilir. Yukarıdaki, tekerlekli sandalyenin sadece düşüncelerle idare edilmesi misâlinde olduğu gibi, tıb alanında da karşımıza çıkabilir. Bizim TELEGRAM olarak adlandırdığımız “Zihin Kontrolü” ise çok başka. HER YÖNE ÇEKİLEBİLİR bir kavram olarak “Zihin Kontrolü” ile askerî silah sektörünün alâkasını ve “her yöne çekilebilir” olmayan farkını kabaca şöyle formüle edebiliriz:

Uluslararası ASKERÎ SİLAH literatüründe “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN” (Non-lethal) kategorisindeki “ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” (Electromagnetic Weapons) arasında çok özel bir yeri olan “ZİHİN KONTROLÜ” (Mind Control) yâni TELEGRAM, hem o silahı, hem de o silahın etki alanını ifade eder. TELEGRAM, herşeyden önce bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü”ne dayanır. Mesele, “şunu şöyle söylediler, duygu ve düşüncelerimizi manipüle ettiler” meselesi değildir burada.

TELEGRAM’da, çok kaba bir ifadeyle, göz ve kulak gibi aslî duyular “by-pass” edilerek, yâni DOĞRUDAN BEYNE normal yahud anormal görüntü ve sesler nakledilerek, vücudun istenilen kısımlarına acı verme gibi metodlarla da desteklenerek, “hedef kişi”nin iradesi kırılmaya ve zihnen “kontrol” altına alınmaya çalışılır. Bu süreçte, “hedef kişi”den gelen beyin dalgaları çözümlenerek, o kişinin duygu ve düşünceleri de “okunur”.

TELEGRAM saldırısı neticesinde “hedef kişi”de meydana gelen etkilerin bazılarını –literatüre geçtiği hâliyle- şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Bir sebebi olmadığı hâlde, kulaklarda sürekli çınlama.

2. Fizikî ve ruhî bir sebeb yok iken, elektrik çarpmasına benzer bir duyguyla âniden uykudan uyanma.

3. Uyarıcı bir madde kullanılmadığı hâlde, gece yatarken uzun süre güçlü bir uyanıklık hâli hissetme.

4. Vücutta, özellikle kol ve bacaklarda iğne batmasına benzer acı ve yanmalar.

5. Vücutta, özellikle kol, bacak ve parmaklarda âni kramplar ve sık sık kas atmasına benzer titremelerin olması.

6. Vücutta, özellikle yüz ve kasıklarda şiddetli kaşıntılar.

7. Dinlenme hâlinde olunduğu hâlde, âni kalb çarpıntısı ve stres duygusu.

8. Bilinir bir sebeb yokken vücut sıcaklığında âni yükselme ve âni terleme hâli.

9. Yorgun olunmadığı hâlde, vücuda âni bir yorgunluk ve hâlsizliğin çökmesi.

10. Baş ve vücudun çeşitli bölgelerinde âniden başlayan ve âniden biten ağrılar.

11. Kafada tansiyon yüksekliğine benzeyen bir şişkinlik ve saç derisinde yanma hissi.

12. Aşırı unutkanlık; düşünülen bir şeyin zihinden âniden silindiği veya düşüncelerin aktığı hissi.

13. Cinsî organda titremeler ve sebebsiz ereksiyon veya orgazm.

14. Sebebsiz olarak, aşırı heyecanlanma, sinirlenme, üzüntü, ümitsizlik gibi duygular, sıradan olaylara aşırı tepkiler verme.

15. Gözler kapatıldığında, hattâ açıkken, gözün önünde üç buudlu resimler canlanması.

16. Şuursuz olarak sürekli zihinde birşeyleri tekrarlama.

17. Kafa içinde nereden geldiği belli olmayan ses veya gürültüler duyma.

18. Görülen ve duyulan herşeyin sanki birileri tarafından izlendiği ve zihnin okunduğu duygusuna kapılma.

19. Bulunulan herhangi bir yerde, sık sık, cisimlerin ısı değişimlerinde çıkardığı seslere benzeyen çıtlama sesleri duyma.

20. Kol saati ve benzeri şahsî cihazlarda bulunan pillerin, normal ömürlerinden daha kısa bir sürede bitmesi.

21. Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları.

22. Duyulan sesin yönü, şiddeti ve muhtevâsının değişmesi.

23. Göz kapaklarının denetlenerek, konuşmanın bozulması.

24. Zahmetli işler sırasında omuzlar ve kollar zorlanarak kazalara sebeb olma. Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma. Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.

25. Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.

26. Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.

27. El hareketlerinin kontrol edilmesi.

28. Düşüncelerin okunması yahud dışarıdan düşünce nakledilmesi.

29. Rüyaların kontrol ve manipüle edilmesi.

30. Hareket eden hayalî görüntüler görülmesi.

31. Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.

32. Sürekli kulak çınlaması.

33. Çene ve dişlerin sebeb yokken titremesi.

34. Sindirim sistemi ile alâkalı olarak, bağırsak hareketlerinin kontrol altına alınması.

Bu silahı diğer konvansiyonel silahlardan ayıran, -yukarıda saydığımız özelliklerinin dışındaki bir diğer- hususiyeti de; “KİŞİYE ÖZEL” ve “AYARLANABİLİR” olması, yâni hedef kişinin fizik, ruh ve beyin yapısına göre saldırı imkanı sağlaması. Şöyle ki, hedef kişi dışında kimsenin duyamayacağı seslerle beraber kimsenin göremeyeceği görüntüleri nakledebilmenin sözkonusu olduğu ve bunun da “mevcut sahne”de görev alan “emir eri” veya “gönüllü” piyonların bulunduğu bir ortamda yapıldığı düşünülürse, hedef kişinin her yönden kuşatılmaya çalışıldığı, tamamen çökertilip kontrol altına alınmak istendiği anlaşılır. Hâdisenin sadece ses ve görüntü “alışveriş”inden ibaret kalmadığı ve yine bu elektromanyetik silahla MAXIMUM PAIN (En Üst Seviyede Acı) vermenin operasyona dahil edildiği gözönüne alınırsa, TELEGRAM’ın korkunçluğu daha da aydınlanır.

Resmî belgelere geçmiş örnekler tarandığında, büyük kısmı “kobay” olarak hedeflenmiş olarak, TELEGRAM’ın hedefindeki kişilerin çoğunlukla hapishânedeki mahkumlar, hastahânedeki hastalar, ordudaki erler ve yalnız yaşayan kişiler olduğunu görüyoruz. Zannedildiği veya zannettirilmek istendiği gibi, bu uygulamanın kolayca ve “topluca” herkesi hedefine alabileceği düşüncesi, –şu ân için- silahın hâlihazır tatbikatıyla bağdaşmamaktadır. Potansiyel olarak herkes hedef alınabilir olsa dahi, şimdiki tatbikat, “seçilmiş” hedeflere operasyon tarzındadır. Bu noktanın şu yüzden altını çizmek istedik ki, yaygın bir bilgi kirliliği yaşanmakta ve bu insanlık suçu eylem “esrarengiz roman” havasına sokularak ucuzlaştırılmakta, realitenin dışına itilerek toplumların bu meseledeki uyanışları sürekli ertelenmektedir.

Yine dünyada literatüre girmiş örneklere baktığımızda, şunu söylemek icab ediyor: Hedef kişinin kapalı veya açık alanda olup olmaması, hattâ normalde bulunduğu yerin yüzlerce kilometre ötesine gidip gitmemesi bile onun TELEGRAM’ın tesir alanı dışına çıkmasını sağlayabilecek faktörler değil. Buna rağmen, hedef kişinin mekanı daraltıldığı nisbette silahın tatbik gücü ve etkisinin arttığını, faillerine bu bakımdan bir kolaylık sağladığını söyleyebiliriz.

TELEGRAM bahsinde en çok tartışılan konulardan biri de “duygu ve düşüncelerle oynanma” meselesi olsa gerektir.

Merkezi Teksas’da bulunan Bioelectromagnetics Special Interest Group of American MENSA Ltd’in yayın organı Resonance‘ın Nisan 1998’de yayınlanan 33. sayısında editörJudy Wall“Military Use of Mind Control Weapons” (Zihin Kontrol Silahlarının Askerî Kullanımı) başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

 – «”Zihin-Değiştirme” sistemi, bir şuuraltı taşıyıcı teknolojisine dayanmaktadır. “SSSS” – SESSİZ SES YAYAN YELPAZE, S-DÖRT olarak bilinen ve Dr. Oliver Lowery tarafından geliştirilen, 27 Ekim 1992 tarih ve US Patent #5,159,703 Patent numaralı, “SILENT SUBLIMINAL PRESENTATION SYSTEM”dir (SESSİZ ŞUURALTI SUNUŞ SİSTEMİ). Patent açıklaması da şöyle:

Çok düşük veya çok yüksek frekans aralığında veya bitişik ultrasonik yelpaze genişliğinde ve frekanstaki işitilir olmayan taşıyıcılar yoluyla, yaptırılmak isteneni ikna için, işitilir ve sözlü bilginin beynin içine hoparlör, kulaklık veya piezo-elektrik dönüştürücüler kullanılarak verilmesine dayanan SESSİZ irtibat sistemidir»

Sözkonusu yazıda, yapılanın CLONING THE EMOTIONS (DUYGULARIN KLONLANMASI) olduğuna vurguyla şöyle devam ediliyor:

– «Bilimadamları, bu bilgisayar destekli EEG’leri kullanarak, beynin düşük genlikteki (low-amplitude) DUYGU İMZA KÜMELERİ’ni belirleyip tecrid edebiliyor, bunları bilâhare sentezleyip bir başka bilgisayara aktararak depolayabiliyor. Başka bir deyişle; bilim adamları, bir insanın belli bir duyguyu yaşadığı ânda ortaya çıkan hassas ve karakteristik beyin tabloları üzerinde çalışarak, bu yolla kişiye âit duygu deneyimlerinin tanımlanabilmesini ve o ândan itibaren onu çoğaltmayı başarabiliyor. Bu kümeler, daha sonra –patenti olan- SESSİZ SES TAŞIYICI FREKANSLAR’a yerleştirilerek, aynı temel duygunun bir diğer hedef kişide ortaya çıkmasını SESSİZCE tetikliyor.» [1]

Ülkemizdeki kimi etkili-yetkili-bilgili zevat, dünyada olup bitenlere dair malûmatları sadece televizyondan damlayanlardan ibaret kalabalıklara “hiç böyle bir şey olabilir mi?” tarzında yalan söyleyedursunlar yahud dünyadan ne kadar habersiz olduklarını gururla ilân ededursunlar, adamlar apaçık “patent”ini bile almış!..

TÜRKİYE’DE TELEGRAM

“Kobay” olarak kullanılanların dışında, dünyada TELEGRAM saldırısının hedefi olarak toplumda etkili mevkii olan yahud siyasî – ideolojik bakımdan “düşman” olarak tanımlanan kişilerin seçilmesi, göze çarpan bir diğer husus. Misâl olarak, bizden fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu, dışarıdan Bhutan’lı insan hakları savunucusu Tek Nath Rizal ve Pakistan asıllı Amerikalı yazar Kai Bashir ilk akla gelen isimler. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler etkisindeki Macaristan’dan meşhur satranç ustası Paul C. Dozsa gibi, rızası dışında askerî araştırma objesi olan şahsiyetler de var. O da Rizal gibi yurdundan uzakta yaşıyor. 1958’de yaşadığı kötü günlerden sonra, bugün Avustralya’da hayatını sürdürüyor.

Yeri gelmişken; temelde aynı tarz TELEGRAM silah ve uygulamasının hedefleri de olsalar,Salih Mirzabeyoğlu’na uygulananların, hepsinin fevkinde ve “çok özel” olduğunu teslim etmek durumundayız.

Bilvesile, saydığımız isimlerden Tek Nath Rizal ve Kai Bashir’in yazdığı ve başlarına gelenleri çarpıcı bir dille hikâye ettikleri eserler, Tahkim Yayınevi tarafından Türkçeye çevrilip baskıya hazırlanıyor. ABD ve dünyadaki TELEGRAM tatbikatı hakkında belgelere dayanan bir araştırma da, CIA Belgeleriyle Zihin Kontrol Operasyonları adıyla Ömer Özkaya tarafından kaleme alınmış ve Pegasus Yayınları arasından çıkmış.

Araştırmacı Ömer Özkaya’nın “sembol bir şahıs olduğu için hedef seçildi” dediği Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Yayınları arasından çıkan Telegram –Zihin Kontrolü- adlı eseriyle, hâlen haftalık Baran dergisinde tefrika edilen ve ileride yine İBDA Yayınları arasından çıkacak olan Ölüm Odası -B-Yedi – adlı eseriyse, bizzat bu korkunç silahın hedefi olan bir insan tarafından kaleme alınmış ve bu bahiste meselenin “derinliğine” işlendiği -dünya çapındaki- biricik kaynaklar kıymetinde.

Bilvesile, İngilizce bilenlerin topluma nisbetinin sayıca az olduğunu düşünsek, Türkçe eserlerin de yine sayıca az ve herkesçe bilinmiyor olduğunu farzetsek bile, bu bakımdan hiç de mazur olmayan etkili-yetkili ve güya bilgili kesimlerin aldırmazlığını cidden ürkütücü buluyoruz.

TELEGRAM teknolojisi ve operasyonlarıyla ilgili olarak Türkiye’de gerek askeriye, gerek emniyet, gerek istihbarat, gerek siyaset, gerek akademi, gerekse basın, kelimenin tam anlamıyla “üç maymun”u oynamaktadır.

Bu tavrın sebebi, kısmen bilgisizlik, belli bir kısmı içinse bizzat “suç ortaklığı”dır. Buna şuurlu katkı yapan bilim adamları ve onların örgütleri dahi mevcuttur. Toplumu bilgilendirmek gibi aslî bir görevi olan – olması icab eden basınsa, bu konuda tam tersi bir amaç için kullanılmaktadır. Güya entellektüel ve bağımsız(!) bilim adamlarının insanı hayrete düşürücü cehaletleri, dünyadan habersizlikleri, duyarsızlıkları, korkaklıkları da cabası.

Bildiklerini söyleyebilen çok az sayıda bilim adamından ikisinin adını zikretmeden geçemeyeceğiz. Birincisi, bu mevzuda yıllardır toplumu aydınlatmaya çalışan  Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Şeker; ikincisi de, İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Cahit Karakuş.

Prof. Dr. Selim Şeker, kendisine sorulan “elektromanyetik dalga ile bir insanın beynine müdahale edilebilir mi?” sorusuna şöyle cevab veriyor:

– «Elbette. Bu çok pahalı bir teknoloji. Bütün kalkınmış ülkeler, insanları kontrol etmek amacıyla bu alanda araştırma ve denemeler yapıyorlar. Özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi dünyada hâkimiyet sürmek isteyen ülkeler bu tür çalışmalar yapıyor. “Cep Tehlikesi” kitabının 9. bölümünü bu konuya ayırdım. Arzu edenler kitabta ayrıntılı bilgileri bulabilirler.

ABD idare etmek ve istediğini yaptırtmak istediği ülkenin başbakanının beynine müdahale ederek, kendi ajanı olarak kullanabilir. Zaten bu tür denemeler uzun yıllardır yapılıyor. Amaç, insanları ve ekonomiyi kontrol altına almak. BUNDAN SONRAKİ SAVAŞLAR DA BÖYLE OLACAK!»

Yine TELEGRAM üzerinde çalışmalar yapan, yukarıda adını zikrettiğimiz bir diğer bilim adamı Cahit Karakuş’un verdiği bir konferansın haberini sunuyor bir üniversite internet sitesi:

– «İnönü Üniversitesi’nde elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerinin konu alındığı bir konferans düzenlendi.

 Hoca Ahmet Yesevi Salonunda gerçekleşen ve Rektörümüz Prof. Dr. Cemil Çelik, rektör yardımcıları, fakülte dekanları, öğretim üyeleri ve öğrencilerin katıldığı, “Uzaktan Beyin Kontrolü ve Elektromanyetik Silahlar” başlıklı konferansı İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Cahit Karakuş sundu.

 Aynı zamanda Malatyalı olan Dr. Cahit Karakuş, elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerini izah etti.

 Elektromanyetik dalgalarla beyin kontrolünün nasıl sağlandığını, nelerin amaçlandığını ve nerelerde nasıl kullanılabileceği ile ilgili bilgiler veren Dr. Karakuş, aynı zamanda elektromanyetik silahların nasıl yapıldığı ve nerelerde kullanıldığı ile ilgili detaylar üzerinde durdu.

 Dr. Cahit Karakuş, konuşmasında, “ELEKTROMANYETİK DALGALAR İLE ÖNÜMÜZDEKİ 20 YILDA DÜNYANIN GELECEĞİ BELİRLENEBİLECEKTİR. Elektromanyetik silahların enerjisi için Toryuma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enerji kaynağının büyük bölümü ülkemizde mevcuttur. Dünya rezervinin 2/5’i Türkiye’dedir. En önemlisi ise bunun da büyük bir kısmı Malatya’da bulunmaktadır. Bu çerçevede özellikle akademisyenlerimize önemli görevler düşmektedir. Bu teknoloji hakkında araştırma ve geliştirme projelerine önem verilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.” dedi. [2]

Allah, kendi dar sahaları dışında tam bir kara cahil oldukları hâlde, “ilim adamı” etiketini hiç arlanmadan göze sokucu kalabalıktan ayrılan böylesi hakiki “ilim” adamlarının sayısını artırsın.

DÜNYADA TELEGRAM

Muhtelif metod ve amaçlı zihin kontrolü faaliyetleri belki de insanlık tarihi kadar eski. Bizim bu mütevazı çalışmamızın konusu olan ve tatbikinde elektromanyetizma ve cihaz kullanılan TELEGRAM’ın oluşumunu hazırlayan çalışmalar ise 19. yüzyıl başlarına kadar uzanıyor. Nikola Tesla‘nın alternatif akımı bulup geliştirmesi ve onun prensibleri istikametinde yapılan çalışmalar; Hitler Almanyası’nda yapılan bu yönde denemeler; savaşın gidişatıyla çalışmaların sekteye uğraması; Almanya’dan ABD’ye sığınan bilim adamlarının projeleri ve akabinde Jose Delgado‘nun 60’larda zihin kontrolü üzerinde çalışmaları ile hız kazanan gelişmeler…

Prof. Dr. Jose Delgado, zihin kontrolü bahsinde en tanınmış isimlerin başında geliyor. Bugün 95 yaşında ve Yale Üniversitesi’nin sembol şahsiyetlerinden olan bu sinirbilimci, 1960’larda birçok hayvan, hattâ psikolojik problemleri olan hastalar üzerindeki deneyleri sebebiyle çokça tenkid edildi. O dönem Pentagon’un da kısmen desteğini almıştı.

Delgado’nun 1969’da yayınladığı Beynin Fizikî Kontrolü – Psikomedenî Bir Topluma Doğru (Physical Control of the Mind – Toward a Psychocivilized Society) kitabının takdiminde; Rockefeller Üniversitesi, Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi ve Birleşmiş Milletler Hava Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuvarı, çalışmalarına katkılarından dolayı Delgado tarafından “şükranla” anılıyor. Yaptığı çalışmaların neticesinde, üzerinde çalıştığı hayvanların durumu için, “âdeta elektronik oyuncak gibi oldular” diyerek memnuniyetini ifade edecektir.  

Delgado’nun yaptığı en meşhur deneyse, arenada üzerine gelen boğayı elektrikî tesir kullanarak durdurması. Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, bizzat şahid olduğu bu olayı bakınız nasıl aktarıyor:

– «1970’lerin başlarında Amerika’da çok çarpıcı bir başka “dıştan etkileme” deneyine şahid olmuştum. Tecrübî psikolog Dr. Delgado, bir stadyumun ortasında, dört nala saldıran bir boğanın gelişini, televizyon kumandasına benzer bir araçla, kıpırdamadan seyrediyordu. 5-10 adım kala elindeki bir düğmeye bastı. Azgın boğa durakladı, sonra da sakin sakin etrafta gezindi. Delgado bir başka düğmeye basınca hayvan yine kızgın hâline dönüştü, burnundan köpükler saçıyor, ön ayağıyla tepiniyor ve saldırıya hazırlanıyordu ki bir düğmeyle tekrar uslu öküz oldu! Bu farklı davranışlar, boğanın daha önce deri altına yerleştirilen çipler sâyesinde, beyninin öfke ve huzur bölgelerine elektrik vermekle oluyordu.» [3]

1975 yılında yayınlanan Two-Way Transdermal Communication with the Brain”(Beyinle Cilt İçinden İki Yollu İrtibat) başlıklı bir yazıda ise, Delgado‘nun beyin araştırmalarını bilgisayarlara uyarlamayı başardığı vurgulanarak, “Transdermal –cilt yollu- alıcıların en ilginç yönü, beyin fonksiyonlarının eşzamanlı kayıd altına alınması ve uyarılmasının temini ki, bu sayede, talebe dayalı bildirimler bilgisayara uyarlanabiliyor.“denmekte idi.

1974 yılında Dr. Joseph C. Sharp tarafından Walter Reed Askerî Araştırma Enstitüsü’nde ilk defa olarak insan beynine ses nakletme çalışmaları yapılmaya başlandı ve başarı kaydedildi. Bu çalışmalar, kulakları hiç duymayan sağır kişiler üzerinde de hedefine ulaştı. Kulağın duymasına lüzum kalmadan, sesin doğrudan doğruya beyne nakledilmesi deneyleriydi yapılan. Dolayısıyla “hedef kişi”, bu tatbikata karşı koyamıyor, savunmasız kalıyordu. Çünkü ses ve görüntüler, -gaibten değil!- bilgisayardan geliyordu.

Bugün artık resmî ağızlardan dahi bu çalışmaların teyidi yapılmaya başlanmıştır. Buna en bâriz misâl, NASA’nın astronotlarla “seslendirilen kelimeler” olmaksızın konuşma deneyleridir ki, kendi yayınlarında “yüzde 92 nisbetinde” başarılı olunduğu ifade edilmektedir.

ABD veya CIA’nın “Zihin Kontrolü” çalışmalarına müdahil oluş tarihi olarak 1941 verilir. O dönemden itibaren ABD, serbest veya örgütlü olarak bu sahada çalışan hemen tüm bilim adamlarını kontrolü altına almaya çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. “Büyük ölçüde” diyoruz, çünkü meselâ 2001 yılında, çok yönlü çalışmalarıyla tanınan sinirbilimci ve psikanalist Dr. John C. Lilly, insanlar üzerindeki deneyleri ahlakî bulmayarak bu birlikteliğe kısa bir süre sonra son vermesiyle de meşhurdur.

ABD’deki “Zihin Kontrolü” araştırma ve uygulamaları, geçmişten bugüne çeşitli kod isimler verilerek yürütülmüştür. Bunlardan öne çıkan bazıları, CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA’dır.

ABD’deki zihin kontrolü deneyleri, bu süreçte tüm ülkeyi sarmış olmasına karşılık, yıllarca büyük bir gizlilikle yapılır. Olan bitenden habersiz insanların, küçük çocukların, bedenen hasta olanların yanısıra, akıl hastalarının, cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumların, hattâ ordudaki askerlerin bu deneylerde kullanıldığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Öyle ki, deneyler sırasında ölümlerin meydana geldiği; kalıcı fizikî rahatsızlıklar yaşayanlar yanında, birçok “kobay”ın psikolojik dengesini kaybettiği ve bazılarının intihara kalkıştığı bugün artık kesin olarak biliniyor.

ABD’deki projelerin ilklerinden CHATTER (Gevezelik) Projesi, Sovyetler’in casus veya esirleri itiraf ettirmek için kullandıkları ilaçların “başarısına” karşılık olarak geliştirilmişti. Araştırma, casusların sorguları sırasında kullanılabilecek ilaçların belirlenmesi ve denenmesi üzerine odaklanmıştı. CHATTER Projesi, 1953 yılında resmen sonlandırıldı.

Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek isteyen CIA, teşkilatın başıAllen Dulles‘in onayıyla 1950 yılında BLUEBIRD (Mavi Kuş) Projesi’ne başladı. Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu:

1. Personelden izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir metod geliştirmek.

2. Özel sorgulama teknikleri yoluyla ferdin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması.

3. Hafıza geliştirme usullerinin araştırılması.

4. CIA personelinin düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek.

BLUEBIRD Projesi’nin kod adı, 1951 Ağustos’unda ARTICHOKE (Enginar) Projesi olarak değiştirildi. Bu projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyevî maddelerin kullanımı yoluyla sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı. Bu program da 1956’da noktalandı.

Ancak, ARTICHOKE Projesi’nin durdurulmasından üç yıl kadar önce, yâni 13 Nisan 1953’te, o dönem CIA Başkan Yardımcısı olan Richard Helms‘in teklifleri doğrultusunda, MKULTRA Projesi başlatılır. MK harflerinin, “Mind Kontrolle” (Zihin Kontrolü; “kontrolle” kelimesi İngilizce “control”ün Almanca karşılığı) kelimelerinin kısaltması olduğu düşünülüyor.

MKULTRA Projesi çerçevesinde insan davranışlarını kontrol etmek amacıyla başvurulan araç, metod ve ilmî disiplinler arasında radyasyon, elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyevî maddeler, askerî araç gereçler, işkence âletleri ile psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler vardı. MKULTRA’nın yurtdışı için geliştirilen versiyonuna da MKDELTA adı verilmişti.

1970’lerin başında UTAH EYALET HAPİSHÂNESİ Gunnion Tesisleri ve Devlet Hastahânesi’nde yaşanan elektromanyetik dalgalarla taciz, beyin kontrolü vak’aları mahkemelere taşınmışsa da, -tahmin edileceği üzere- bir netice alınamamıştır. Mesele, “millî güvenlik”tir(!) ne de olsa!

Zihin Kontrolü yahud TELEGRAM’a giden yolun tarihi, elbette ABD’de yapılan çalışmalarla sınırlı değil. Devrin Komünist Bloğunun lideri SSCB, hem kendi ülke sınırları içerisinde, hem de müttefiki olan Doğu Avrupa ülkelerinde, bu istikametteki çalışmalarına azamî bir dikkat ve hassasiyetle devam ediyordu.

Soğuk Savaş dönemi bloklaşmasının, bu silahın geliştirilmesi, kullanımı ve paylaşımı noktasında bugün hâlâ varlığını hissettiriyor olması, işin bir başka ilginç yönü. Meselâ, ABD, İngiltere ve Kanada’nın yukarıda adlarını saydığımız bu nevî projelerdeki geçmiş “ortaklığı”nın bugüne de uzandığı söylenebilir. Yeni keşfedilen hemen tüm silahlarda olduğu gibi, siyasî-ideolojik işbirliğinin etkisi, bu askerî silahın kullanımında da kendini gösteriyor.

Bugün için, bir tarafta ABD, İngiltere ve İsrail, diğer yanda Rusya, bunlara mukabil Çin önemli. İlâveten; Almanya, Fransa, İsveç gibi bazı Avrupa ülkeleri ile Brezilya, Hindistan ve İran da bu silah üzerinde araştırmalar yapan ve bol sıfırlı fonlar ayıran ülkeler olarak konuyla ilgili kaynaklarda göze çarpıyor. 

Meselenin kökünde politik kaygı, ideolojik çatışma (ki bu vurgu ABD’nin “resmî” ağzıdır, kendi aralarında daha sert bir ifadeyle “İDEOLOJİK DÜŞMAN” tabirini kullanırlar) ve dünya paylaşımı yatması hasebiyle, ABD’deki “Zihin Kontrolü” ile alâkalı yayınlarda, hükümetin en çok ilgi (ve kaygı!) ile izlediği ülkeler olarak Çin ve İran gösteriliyor. Tabiatiyle, ülke ülke zihin kontrolü konusunu kurcalarken, en çok malzeme bulma şansımız olan ülke, ABD. Diğer ülkelerle ilgili olarak (şimdilik) daha az sayıda yazı ve dökümana ulaşsak da, bunları ABD’nin başka ülkelerde zihin kontrolü silahlarının geliştirilmesi konusunda duyduğu endişe ve rahatsızlığı ifade eden resmî veya gayriresmî yayınlardan süzme şansı doğuyor.

“Elektromanyetik Zihin Kontrolü” teknik ve teknolojisi üzerindeki ülkelerarası silahlanma yarışını ve “ideolojik çatışma” vurgusunu delillendirmek bâbında, 2 Ekim 2008 tarihindeWashington Times‘da çıkan Kelly Hearn imzalı bir makaleyi örnek gösterebiliriz.

Pentagon’un kaygıları olarak: Çin ve İran’ın nörolojik (beyin ve sinirle alâkalı) silah geliştirme sahasında işbirliği ve yardımlaşma hâlinde oldukları; ABD’nin ideolojik düşmanı olan bu ülkelerin yeni nöro-silahların üretimi ve geliştirilmesi için anlaşmaya vardıkları; beyin ve sinir sistemleri üzerinde etkili böylesi silahların geliştirilmesi üzerinde iki ideolojik düşman ülkenin işbirliği yapmasının ABD çıkarlarına ters gelişmeler olduğu ve önlem alınması lâzım geldiği çerçevesinde bir makaleydi Hearn’in yazdığı.

Sözkonusu makalede, yetkililerin “Yabancı Teknolojik Sürprizler” ismi altında gizli bir panel düzenlediği, konunun uzmanı 16 bilim adamının iştirakiyle gerçekleşen toplantıda hükümetin mevzu ile ilgili bilgilendirildiği ve yapılması gerekenlerin masaya yatırıldığı ifade ediliyor. Katılımcı bilim adamları bahsinde ismi geçen kişiler arasında belki en dikkat çekici olanıysa, 16 kişilik heyetin de başkanı olan Christopher C. Green. Makalede elbette “zihin kontrolü” kelimesi zikredilmiyor; bunun yerine “noröloji, beyin, sinir” gibi kelimeler kullanılıyor. Ancak Green, “Millî Güvenlik”le ilgili olarak eskiden beri paranormal ve zihin kontrolü çalışmalarında ismi geçen, 1969’da CIA’nın Bilim ve Teknoloji bölümü için çalışmış, etkili bir isim. [4]

Bugün, TELEGRAM Silahı konusundaki resmî tavrı ile sadece kendi ülkesini değil, neredeyse tüm dünyayı “laboratuvar”a çevirme gayretindeki ABD’de, Amerikan devletine ağır suçlamalar yönelten makale ve raporlar ardarda yayınlanıyor. Buna ciddi ve çarpıcı bir misâl olarak, Sonoma State Üniversitesi’nin desteklediği bir proje çerçevesinde Aralık 2006’da tamamlanan ve “ABD’de Elektromanyetik Silah Araştırmaları ve İnsan Hakları İhlalleri Tarihi Üzerine” (A Study of the History of US Intelligence Community Human Rights Violations & Continuing Research in Electromagnetic Weapons) başlığıyla Peter PhillipsLew Brown ve Bridget Thornton tarafından kaleme alınan akademik bir çalışmayı gösterebiliriz. [5]

Türkiye’de Timaş Yayınevi tarafından İstihbaratta Beyin Yıkama –Beyin Kontrolü- adıyla yayınlanan Mind Controllers adlı eserin sahibi Dr. Armen Victorian’ın da belirttiği gibi, ABD ve Avrupa ülkelerinde zihin kontrolü konusunda herhangi bir tepki ortaya koyan kişi ve örgütlerin her zaman önleri kesilmeye çalışılmıştır. Tesbit, bugün de aynen geçerlidir. Fakat, artık mızrağın çuvala sığmadığı da görülüyor. Buna misâl bâbında aşağıda aktaracağımız metin, ABD’de NSA’ya (National Security Agency – Millî Güvenlik Teşkilatı) karşı açılmış –bilinen- tek davayı ve zihin kontrolü ile alâkalı teknikleri de ihtivâ etmesi bakımından önemlidir:

– «MİLLÎ GÜVENLİK TEŞKİLATI’NIN ELEKTROMANYETİK BEYİN UYARIMINI KULLANMASI: Millî Güvenlik Teşkilatı, “Sinyal İstihbaratı”, “Uzaktan Nöral (Sinir) Denetimi ve Elektronik Beyin Bağlantısı” için, “Elektromanyetik Beyin Uyarımı”nı kullanmaktadır. (İonlaşamayan elektromanyetik alan) radyasyonu üzerine, nörolojik araştırmayı ve bioelektirik araştırma ve geliştirmeyi ihtivâ eden 1950’li yılların MKULTRA programından beri, “Beyin Uygulaması” gelişme hâlindedir.

Elde edilen gizli teknoloji, Millî Güvenlik arşivlerinde, “radyoaktifliği ve nükleer patlamaları ihtivâ etmeyen ve çevrede bulunan bir kaynaktan istemeyerek (kasıtlı olmayan bir şekilde) yayılan elektromanyetik dalgalardan oluşan bilgi” olarak tanımlanır ve “Işınım İstihbaratı” olarak sınıflandırılır. Amerikan yönetiminin diğer elektronik mücadele programları gibi, bu Sinyal İstihbaratı teknolojisi de, gizli olarak yürütülmekte ve muhafaza edilmektedir. Millî Güvenlik Teşkilatı, bu teknoloji ile ilgili mevcut bilgileri denetlemekte ve ilmî araştırmaları halktan gizlemektedir. Aynı zamanda bu teknolojiyi gizli tutmak için uluslararası istihbarat anlaşmaları da vardır.

NSA, insandaki elektrikî faaliyetleri uzak mesafeden analiz eden hususî elektronik teçhizata sahibtir.

NSA bilgisayarında üretilen beyin plânlaması, beyindeki elektrikî faaliyetleri sürekli olarak denetlemektedir. Millî güvenlik gayesiyle NSA, binlerce insanın ferdî beyin haritalarını kaydetmekte ve şifrelemektedir. Elektromanyetik alanla “Beynin Uyarımı”, beyin-bilgisayar bağlantısını sağlamak için, meselâ, askerî savaş uçağında ordu tarafından gizlice kullanılmaktadır.

Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, kurbanın sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Uzaktan Nöral Denetim (Remote Neural Monitoring – RNM), kulağı devre dışı bırakıp ses haberleşmesinin doğrudan beyne gitmesini sağlayarak, şifrelenmiş sinyalleri beynin işitme korteksine gönderebilir. NSA ajanları, bunu, paranoid şizofrenin karakteristiği olan işitilir halüsinasyonları taklid ederek, kurbanların takatini gizli biçimde kesmek için kullanabilirler.

Uzaktan Nöral Denetim, kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, bir kurbanın beyninin görme korteksindeki elektrik faaliyetlerini plânlayabilir ve kurbanın beynindeki tasavvurları (görüntüleri) bir videonun monitöründe gösterebilir. NSA ajanları, kurbanın gözlerinin gördüğü her şeyi görürler. Görmeyle ilgili hafıza da görülebilir. Uzaktan Nöral Denetim, gözleri ve optik sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görme korteksine görüntü gönderebilir. NSA ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu kullanabilirler.

UZAKTAN NÖRAL DENETİM YAPAN NSA TEŞKİLATININ KABİLİYETLERİ: Birleşik Devletler’de, 1940’lı yıllardan beri Sinyal İstihbaratı ağı vardır. NSA’nın Fort Meade’deki merkezinde, kişileri izlemek ve bunların beyinlerindeki işitilir-görülür bilgileri -tecavüzkâr olmayan bir biçimde- denetlemek için kullanılan iki yönlü geniş bir Uzaktan Nöral Denetim sistemi vardır. Bu işlerin tümü, kişiyle fizikî bir temas olmadan yapılır. Uzaktan Nöral Denetim metodu, gözetim ve yurtiçi istihbarat için esas metodtur. Konuşma, üç buudlu ses ve şuuraltı ses, kişinin beyninin işitme korteksine (kulakları by-pass ederek) gönderilebilir ve görüntüler de görme korteksinin içine aktarılabilir. Uzaktan Nöral Denetim, kişinin algılarını, ruh durumunu ve motor kontrolünü değiştirebilir.

Konuşma korteksi – işitme korteksi bağlantısı, istihbarat toplumu için esas haberleşme sistemi oldu. Uzaktan Nöral Denetim, beynin görme-işitme merkeziyle beyin arasında veya beyin ile bilgisayar arasında tam bir bağlantıya izin verir.

İŞLEYİŞ TEKNİĞİ: Uzaktan Nöral Denetim, her belirli beyin bölgesinin rezonans frekansının şifresinin çözülmesini gerektirir. Bu frekans, beynin bu özel bölgesine bilgi yüklemek için daha sonra değiştirilir. Değişik beyin bölgelerinin tepki gösterdiği (cevab verdiği) frekans, 3 Hz ile 50 Hz arasında değişmektedir. Sinyal İstihbaratı, sinyalleri bu bant aralığında değiştirir. Bu değiştirilmiş bilgi, şuuraltı seviyesinden algılanabilir seviyeye kadar değişen yoğunluklarda, beyne yerleştirilebilir. Her insan tek bioelektirik rezonans – entrainment frekansları kümesine sahibtir. Bir insanın beynine diğer bir insanın işitme korteksinin frekansında işitilir bilgiler gönderme, bu işitilir bilginin kavranılmaması sonucunu verecektir.

Davacı (eski NSA çalışanı John St. Clair Akwei), Uzaktan Nöral Denetim’den, NSA’nın Fort Meade’deki Kinnecome grubuyla iki yönde Uzaktan Nöral Denetim teması kurarak haberdar oldu.

Onlar, Ekim 1990’dan Mayıs 1991’e kadar, davacıyı tedirgin etmek için üç buudlu Uzaktan Nöral Denetim sesini doğrudan doğruya beyinde kullandılar.

Mayıs 1991’deki gibi davacı ile iki yönlü Uzaktan Nöral Denetim haberleşmeleri vardı ve davacının kabiliyetlerini yok etmek ve kendisine karşı son 12 yılda yaptıkları faaliyetler nedeniyle davacının yetkililere başvurmasını önlemek için Uzaktan Nöral Denetim’i kullandılar. Kinnecome grubunun Ft. Meade’de günde 24 saat çalışan, yaklaşık 100 çalışanı vardır. Davacıyı tecrid etmek için davacıyla temasta bulunan ve beyinleri gizlice dinlenen kişilere de sahibtiler. Bu, şimdiye kadar bir vatandaşın Uzaktan Nöral Denetim ile taciz edilmesine ve bu istihbarat operasyonları metodunu kötüye kullanan NSA personeline karşı dava konusu hâline getirilen ilk olaydır.» [6]

16 Temmuz 1977 tarihli New York Times gazetesindeki bir haber-makalede, “ABD, insanlığı esir edebilecek görünmez silahlar geliştiriyor” (U.S. Develops Invisible Weapons to Enslave Mankind) deniliyordu. Bu haberden sadece bir yıl sonra yayınlanan Walter Bowart imzalı Beyin Kontrol Harekâtı kitabı ise, gelinen noktayı bir nebze olsun aydınlatıyordu. Aynen şunları yazıyordu Bowart:

– «Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beynin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. ŞİMDİ BU KABİLİYETLERİYLE YENİ TİP BİR HARBE GİRİŞMESİ MÜMKÜNDÜR. Bu harb görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir.» [7]

İrlandalı George Farquhar, sadece kendi ülkesinde değil, İngiltere ve Kanada başta olmak üzere birçok ülkede kendisinin elektromanyetik dalgalarla taciz edildiğini söyler veHürriyet Projesi (Project Freedom) adlı internet sitesinde şunları dile getirir:

– «İstihbarat Ajanları bu gerçeği açıklamak isteyen kişilerin de itibarını yok etmek için çaba sarfetmektedirler.

Yıllardır askerî ve polis istihbaratı, “Uzaktan Beyin Kontrolü” silahlarının varlığını inkâr etmek için halka yalan söyledi. ABD Ordusu’nun “Körfez Savaşı” sırasında toplu hâlde Irak taburlarına karşı, “Uzaktan Mikrodalga Beyin Kontrolü Silâhları”nı kullandığı, medya (Discovery Kanalı) tarafından açıklandı. Daha da önemlisi, son günlerde Channel 4 televizyonunda yayınlanan “Büyük Birader’in Sevgisi İçin” isimli belgeselde, İngiltere istihbarat ajanlarının toplumun bir bölümünü bu silahlarla hedef aldığı gerçeği gösterildi.

İstihbarat ajanları, “öldürücü olmayan” bu silahların varlığını artık inkâr edememelerine rağmen, bu silâhların, -bir diğer ifadeyle- “Uzaktan Beyin Kontrolü Deneyi”nin toplum üzerinde sürekli olarak ve artarak “davranış manipülasyonu ve suikast” için kullanıldığını inkâr etmeye hâlâ devam edeceklerdir.

Ancak toplumun büyük çoğunluğu en sonunda gerçeği gördüğü zaman, bu askerî ve polis istihbarat hiyerarşisinin otoriteci ve vahşi zihniyetinin gizli biçimde toplumumuzu idaresi altına almasını önleyebileceğiz (mi?). “Uzaktan Beyin Kontrolü Silâhları”nın varlığı ile ilgili gerçek aydınlığa çıktığı zaman, bunların bizim masum toplumumuza karşı kullanılmasını ilgilendiren gerçek de ortaya çıkacaktır. Bu yalnızca bir zaman meselesidir.Schopenhauer şöyle der:

“Tüm gerçek üç safhadan geçer: Birincisi, onunla alay edilir. Sonra, ona karşı şiddetle direnilir. Sonunda, o kendisini âşikar olarak belli eder.”  [8]

İNTİHAR EDEN ALMAN TELEGRAM KURBANI

ABD böyle; ya başka yerler? Cevabı tahmin hiç de zor değil. Yaşanan “trajedi”ler hep birbirine benziyor.

Çarpıcı bir örnek olarak, Almanya’da Alman Gizli Servisi BND’nin (Bundesnachrichtendienst) elektromanyetik yolla zihnî ve fizikî tacizi altında olduğunu söyleyen; 2003’ten intihar ettiği 11 Eylül 2007’ye kadar (48 yaşındaydı) medya, hukuk ve siyaset platformlarına defalarca konuyu taşıyan; ancak hiçbirinden herhangi bir netice alamayan Peter Helwig’in acı hikâyesine bakalım şimdi. Ne tuttuğu günlükler, ne vücudundaki elektromanyetik taciz izleri, ne hayatının son devresinde beyninde oluşan tümör, ne konuyu parlamentoya taşıması, ne açık protesto faaliyetleri, evet maalesef hiçbiri işe yaramadı.

Helwig’in trajedisini, onunla ilgili olarak yayınlanan İngilizce bir yazıyı haftalık Barandergisi için Türkçeye çeviren Akademya yazarı Oğuz Yıldırım’ın tercümesinden takib edelim:

– «TELEGRAM mağdurlarından Peter Helwig’in, ölümünden evvel bir internet sitesine ulaştırdığı ve TELEGRAM işkencesinin nerelere varabildiğine misâl olması bakımından çarpıcı bulduğumuz hayat hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz. Metnin İngilizcesine: httpuser.chol.comsmartybbsdownload.phpid=antidew&db=pds01&uid=12&fn=2 adresinden ulaşabilirsiniz.

“(…) Takib edildiğimi 2003 senesinin Haziran ayında farkettimse de, pek fazla önemsemedim. İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla altı aylığına çalışmak üzere, “BQW GmbH Berlin-Weissensee, Gehringstrasse 39, 13088 Berlin” adresine yönlendirildim. Burada da, işime ve evime gidip gelirken belirli insanlar tarafından takib edildiğimi farkettim. (…) İşyerinde aksilikler olmaya başlamış, toplu saldırılara maruz kalır olmuştum, birileri fizikî dengemi bozmaya çalışıyordu. Bir keresinde, iş arkadaşlarımdan birinin “Windbeutel” (Alm. Bir çeşit pasta) ikramını kabul ettikten hemen sonra rahatsızlanmış ve eve geldiğimde idrarımın oldukça koyulaştığına şahid olmuştum. Bir başka sefer, termosumdan kahve içtikten sonra kalbimde duyduğum şiddetli çarpıntıyla birlikte tekrar hastalanınca, birilerinin içtiğim şeye birtakım ilaçlar katmış olabileceğinden şübhelendim.

Böylece 2004 Şubat’ında işyerimi değiştirerek; F.U. R Wickeltechnologie GmbH, Langhansstrasse 127-128, 13086 Berlin adresinde çalışmaya başladım. 2004 senesinin Nisan ayında, iş yerimde çalışırken (CNC ustası olarak çalışmaktaydım) farkettiğim bir şey oldu; tüm vücudum bir ateş içindeymişçesine yanıyordu. Bu yanma hissini bazen kendi aracım haricindeki araçlarda iken de duyuyordum. Bu “sıcak dalga” parmak uçlarımdan başlayarak göğsüme kadar yayılıyordu. Birilerinin bana elektromanyetik dalgalar yoluyla ışınlar gönderdiğinden şübheleniyordum. Ağrı şeklinde duyduğum bu ışınları vücudumun her yanında hissediyordum. Mezkûr şikayetlerle bir doktora müracaat ettim ancak herhangi bir teşhis koyamadı. Pek çok kere dairemde tuhaf bir koku aldım. Aynı kokuyu teyzem ve bir komşum da almıştı. Komşularımdan şübhelenerek polise başvurdum. Oturduğum yeri değiştirmem tavsiye edildi.

Mesele hakkında akrabalarıma haber verince, bana inanmamışlar ve kesintisiz süren ağrılarımın asabımı bozduğunu düşünerek beni 5 Haziran 2004’te bir psikiyatriste göndermişlerdi. Gönüllü olarak gittiğim ve GmbH, 04678 Zschadra adresinde bulunan “Clinic Hospital Diaconate Zschadra” hastahânesinde 22 Haziran 2004’e kadar kaldım. Hastahâne ilgililerine maruz kaldığım ışınlardan bahsettim ancak doktorlarca “akıl hastası” olarak ilân edildiğim için buradan ayrıldım. Bu süre zarfında maruz kaldığım radyasyon hâdisesi devam etti ve ellerimde muhtelif yara ve yanık izlerine sebeb oldu. Göğsümde, kalbimde, bacaklarımda ve vücudumun diğer bölgelerinde hissettiğim şiddetli sıcaklık dolayısıyla geceleri uyuyamaz hâle gelmiştim. Annem ve küçük kızım, vücudumun ışına tabî tutulan bölgesine dokunduklarında radyasyonun sebeb olduğu sıcaklığı hissedebiliyorlardı.

O günlerde, bir günlük tutmaya ve olan biten herşeyi yazmaya başlamıştım. Yazmaya çalıştıkça parmaklarımda oldukça yoğun ağrı ve radyasyon hissediyor ve artık devam edemiyordum. Sırtım ve vücudumun diğer bölgeleri, şiddetli ışına maruz kalıyordu. Tekrar bir doktora müracaat ettim, röntgenimi çekti ancak o da herhangi bir teşhiste bulunamadı.

27 Aralık 2004’te; bu sefer gönüllü olarak değil zorla ve polis “yardımı” ile “Berlin Weissensee, Gartenstrasse1, 13088 Berlin” adresinde bulunan “Joseph-Krankenhaus” hastahânesine götürüldüm. 4 Ocak 2005 tarihine kadar burada tutuldum. Yaptığım açlık grevi eylemi neticesinde ve ziyaretime gelen komşularımın benim belirttiğim şikayetlerin aynısından müştekî olduklarını beyan etmeleri üzerine salıverildim.

24 Ocak 2005’te, benim ve ailemin rızası dışında; Weissensee, 13189 Berlin adresinde bulunan Pankow bölge mahkemesinin 51 XVII 2/05 nolu kararı ve “akıl hastası” olduğum gerekçesi ile tarafıma vasî tayin edildi. 25 Haziran 2005’te aynı mahkeme, verdiği kararı iptal etti.

2005 senesinin Ağustos ayında adresimi değiştirdim, ancak daha ziyade kulaklarımda duymaya başladığım ağrılarla birlikte radyasyona maruz kalma hâdisem devam etti. Kulaklarımda şişlik ve kızarıklığın eşlik ettiği şiddetli ağrılar oluyordu. Çok geçmeden, dairemi birilerinin rızam dışında ziyaret etmekte olduğunu müşâhede ettim.

Sürekli olarak kendime, “mevcut Alman bürokrasisi içerisinde, ceza almaksızın masum insanlara işkence edebilme gücünü kim elinde bulundurabilir?” diye soruyordum. Alman Gizli Servisi’nden başka bir cevab bulamadım.

Alman Gizli Servisi BND’nin gerçekleştirdiği elektromanyetik deneylerin kurbanı olduğumu alenen söylemeye başladığımdan beri deneylerin şiddeti öylesine artmıştı ki, artık kendi kendime bu durumla başa çıkabileceğimden şübhe duyar hâle geldim.

O denli radyasyona maruz kalıyordum ki, yüzüm sanki bir maske içerisinde imişçesine kaskatı kesiliyordu. Kısmî amnezi, hafıza kayıpları oluşuyordu. Okuyamıyor ve yazamıyordum. Kulaklarımda gürültüler ve farklı sesler duyuyordum. Bazen kendi hür irademle söylemek istemediğim sözler sarfediyor, gitmek istemediğim yönlere yönlendiriliyordum. Bu durum, özellikle caddelerde, oldukça tehlikeli bir hâl almıştı. Meselâ, gelmekte olan arabanın altına kendimi atmam gerektiğine dair şoka benzer histen son ânda uyanıyor ve âdeta uçurumun kenarından dönüyordum. Birileri hafızamı kasden bazen siliyor bazen yerine getiriyor, böylece iş yerinde veya metroda kısmî hafıza kayıplarına uğruyordum. Bana ne olduğunu, nerede bulunduğumu hatırlayamaz hâle geliyordum.

2006 yılının Ağustos ayında kendi el yazımla bir şikayet dilekçesi yazarak CDU’nun (Hıristiyan Demokrat Partisi) bir yetkilisine teslim ettim. Hemen akabinde kafam şiddetle radyasyona tâbi tutuldu. Işının tesiriyle öyle şiddetli başağrıları oluyordu ki, ağrının yoğunluğu ve dayanılmazlığı dolayısıyla çığlık atıyordum. Nefes alamıyor, ayaklarımı düzgün hareket ettiremiyor ve sırtımda dayanılmaz ağrılar duyuyordum. Doktor, ağrı kesici iğneler yaptı. Bacaklarımda ve ellerimde şişlikler oluştu ve beynimde bir tümör tesbit edildi. Kalbimde şiddetli ağrı ve ritim bozukluğu oluşmuştu. Bunun üzerine bir uzmana başvurduğumda; kardiyografim ve kan basıncım normal seviyede çıkmış, ancak eve dönüşümde aynı semptomlar tekrar belirmişti.

Boğazımdaki ağrı yemek yememe manî oluyordu. Göz kapaklarımda ve kaşlarımda görmemi tamamen engelleyecek kadar şişlikler oluşmuştu. Yüzümde ve vücudumun diğer bölgelerinde kırmızı noktalara ve kızarıklıklara benzer lekeler oluşmuştu. Vücud ısım sürekli değişiyor, kâh üşüme kâh yanma nöbetleri geçiriyordum.

30 Mart 2006 tarihinde Vait isimli bir doktor (…) vücudumdaki şişlik ve tümörleri tesbit etmişti. Bu doktora, hastalığıma Alman Gizli Servisi’nin (BND) sebeb olduğunu söylediğimde, muhtelif sebebler ileri sürmüş ve artık tedavimle ilgilenmemişti. Şunu anladım ki, benim gibi Almanya’daki yüzlerce insan da aynı ıztırablardan müştekî olarak, sözkonusu gizli servisin elinde “kobay” olma kaderini paylaşıyordu. Bu insanlar, adaleti korumakla mükellef olan parlamento ve hükümet yetkililerine müracaat edip herhangi bir netice elde edemediler. (…)

Almanya (Grundgesetz) Anayasası’na göre, (II Bölüm, Madde 20, Paragraf 4) “Her Almanya vatandaşı, mecbur kaldığında, insan hakları ihlâline karşı koyma hakkına sahibtir.” Bu kanun maddesine göre benim protesto etme hakkım sözkonusudur. BND’nin elektromanyetik dalgalar yoluyla beni radyasyona tâbi tuttuğuna dair küçük bir posteri göğsümde taşımaya başlamam bu sebebleydi. (…)

4 Eylül 2007 tarihinde şikayetimi bütün gazete editörlerine gönderip bir internet sitesine de ekleyince gizli servisin psikolojik baskısı hayli artmıştı.

Radyasyona maruz bırakılmam yanında, bu sefer, kafamın içinde beni tehdid eden sesler duyuyordum:

“Seni öldüreceğiz, sen artık bir zombisin! Senin hafızanı sileceğiz, yakınlarını öldüreceğiz! 22 Eylül’de protesto gösterisine gidemeyeceksin! Yakınlarını düşün! Ellerini, ayaklarını ve vücudunun diğer organlarını mahvedeceğiz! Seni bir zombiye çevireceğiz!”

Bu seslerle geceleri taciz edilerek uyumama mâni olundu. Bana cevablamamı istedikleri birtakım sorular sordular. İrademi kuşatıp beni kontrol ettiler.

Şübhesiz, insanlık haysiyetim taciz edilmiş; böylece, Almanya Anayasası ile de garanti altına alınan insan haklarım, millî ve uluslararası hukuk anlamında da çiğnenmiştir.”

Peter Helwig’in 10 Eylül 2007’de yâni ölümünden bir gün önce yazdığı mektub:

“(…) Beni iki gecedir uyutmadılar. Bugün bana iki çıkar yol gösterdiler, bana işkence yapabilecek güce sahibler. Uzun zamandır, beni öldürmelerine müsaade etmekten başka çıkar yol olmadığını düşünüyorum. Kaderime razıyım, beni öldürmek istiyorlarsa öldürsünler.

Bugün bir süre uzandıktan sonra beni yine tehdid edip, “kalbini söküp canını alacağız! Hafızanı sileceğiz! Sol kolunu ve bacağını koparacağız! (…)” dediler. Beni depresif bir hâle soktular. “Seni bir zombi hâline getireceğiz! Neden yatıyorsun, niçin konuşmuyorsun?” diye sordular. Çok yorgun olduğumu, bu hâldeyken konuşamayacağımı söylediysem de, istemeden ve otomatik olarak cevab vermemi sağladılar, beni kontrol edebiliyorlar.

Bir not eklemek istiyorum: Beni kontrol ediyorlar ve şöyle tehdid ediyorlar:

“Karar ver, seni mi, yakınlarını mı öldürelim!”

Ruhum tamamen paramparça oldu ve uykusuzum. Sürekli tehdidvarî kelimelerle baskı yapıyorlar.”

“DimitriSchunin@gmx.de” mail adresinden gelen bir mesajda, “intihara kışkırtma”nın aslında Ceza Kanunu’na göre “cinayet” demek olduğu notu da eklenerek; Peter Helwig’in 11 Eylül 2007’de 48 yaşında iken öldüğü, daha doğrusu öldürüldüğü, komşularının ve polisin konu hakkında sessizliklerini koruduğu bildiriliyordu.» [9]

Peter Helwig ve benzeri yüzlerce TELEGRAM mağdurunun trajedisi, internet kaynaklarından çok daha geniş olarak araştırılabilir. Bizzat mağdurların kaleme aldığı eserler de, İngilizce bilenler tarafından temin edilebilir. Bunlardan bellibaşlı birkaçı, daha önce ifade ettiğimiz gibi, önümüzdeki aylarda Tahkim Yayınevi tarafından Türkçe olarak da yayınlanacak.

NE YAPMALI?

TELEGRAM yahud herkesçe bilinen adıyla Zihin Kontrolü, diğer tüm ruhî, psikolojik, parapsikolojik, nörolojik, fizyolojik, teknolojik, sosyolojik, fizikî, kimyevî, felsefî, metafizik vs. yönleriyle beraber, aynı zamanda ASKERÎ bir silahtır ve, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, hedef kim olursa olsun, kullanımı insan haklarının ihlalidir.

“Yapılması gereken ne?” sorusuyla birlikte, “kimler öncelikle ve âcilen harekete geçmeli?” sorusu daha bir elzem görünüyor:

İlk olarak, başka herkesten önce bulunduğu cemiyete karşı sorumluluğu olan entellektüeller bu mesele üzerinde yoğunlaşmalı, şuurlanmakla kalmayıp diğerlerini de şuurlandırmalı, dikkat çekme ve çareler sunma noktasında omuzlarındaki yükün ağırlığının idrakiyle hareket etmelidirler.

İkinci olarak, ister iktidarda, isterse muhalefette olsunlar; yâni hem idareci mevkiindeki, hem de o kademedekileri takib, ikaz ve yönlendirme borcunda olan muhalefetteki tüm siyasîler, bu mesele üzerinde kendilerine düşen mesuliyeti üstlenmeli ve gerekeni yapmalıdırlar. Yoksa mevcudiyetleri, mevkîleriyle bağdaşmayan, ülkenin siyasî ve askerî meselelerinden bîhaber, alay konusu bir hâl arzetmeye devam edecektir. Sözkonusu “silah” bu ülkenin malı olmamasına karşılık, uygulama sahası bu ülke ve bu ülkenin insanıdır; işlenen suçun “yerli” failleri de yine bu ülkede ve ortalıkta dolaşmaktadır. O hâlde bu ülkeyi yönetenler yahud yönetmeye talib olanlar, iddialarının gereğini yapmak zorundadır.

Üçüncü olarak, TELEGRAM’ın teknoloji ve tesir alanına giren bahisleri araştırmakla mükellef olan ilgili sahalardaki bilim adamları, sorumluluklarının gereğini yapmalıdır. “Devede kulak” tabir edilebilecek sayıda birkaç kişi dışında haysiyetli duruş gösterebilen ilim ve bilim adamının nâmevcut oluşu, izahı kabil olmayan bir durumdur.

Dördüncü olarak, basın için de bu mesele, üstü örtülen gerçeklerin ortaya çıkartılması ve halkın haber alma hakkının sağlanması bakımından, basının kendini isbat etmesi kıymetini haiz bir imtihandır. Gazeteciler, dünyayı günden güne sinsice kuşatan ve “atom bombasından bile daha tehlikeli askerî bir silah” olan TELEGRAM bahsinde, üzerlerindeki ölü toprağını silkelemek mecburiyetinde olduklarının farkına varmalıdır.

Beşinci olarak, milliyetçi, solcu, devrimci, İslâmcı, ateist yâni kim ve neci olursa olsun herkes; her türlü dar ve siyasî hesablardan arınmış olarak, Mirzabeyoğlu başta olmak üzere bu silahın mağdurlarına yapılanların, şimdiye kadar tarihe geçmiş her tür işkence metoduyla kıyas bile kabul etmez barbarlıkta bir uygulama ve yeni keşfedilmiş askerî bir silah saldırısı olduğunun şuurunda olmalı, Türkiye’nin bu silahın kullanım alanı olmasının vehametini kavramalı, bir gün kendilerine ve sevdiklerine de yönelebilecek bu tehdidi bertaraf etmek için etki-yetki sahibi kişi ve müesseselere gereken eleştiri ve tazyiki yapmalıdır.

Altıncı olarak, sadece bu mesele üzerinde yoğunlaşacak, yukarıda işaret ettiğimiz meslek grublarındaki kişilerden müteşekkil örgütler kurulmalı ve Batıda bu gaye için hareket eden diğer kuruluşlarla da yakın ilişki içinde faaliyette bulunulmalıdır.

Yedinci olarak, öncelikle Mirzabeyoğlu’nu üç metrekare içine hapsedip bu silahın hedefi yapanlar tesbit edilmeli,  kaldığı yer âcilen incelenmeli ve bu işkencenin sona erdirilmesi için yapılması gerekenler bizzat işkencenin hedefi olan fikir adamıyla istişare içinde kararlaştırılmalıdır.

NETİCE

TELEGRAM, sıradan bir işkence metodu değil, dünya kamuoyundan gizlenen askerî bir silahtır. Çok değişik tarzları olan, hedef kişiyi toplumdan ve değerlerinden tecrid edip faillerin siyasî-ideolojik yapısına uygun hâle getirmeyi veya kendileri için zararsız hâle getirmeyi hedefleyen bir işkencedir.

Bu silaha sahib olan ülke sayısı az, tatbik sahası olan ülke sayısı ise çoktur. Silahı ellerinde bulunduran ülkeler, gerek gördüklerinde, sadece dışarıda değil, kendi ülkeleri içinde ve kendi insanına karşı da bunu kullanmaktadır.

“Sembol şahıs” oldukları için hedeflenen göz önündeki kişiler dışında, “kobay” olarak hastahânede hastalar, ordudaki erler, hapishânede tutuklu ve mahkumlar ile yalnız yaşayan şahıslar, öncelikli hedeftir. Bunlar içinde “sıradan insanlar” deney ve proje geliştirme amacının kurbanı olurken, asıl hedef, failler nazarında “ideolojik düşman” olarak tanımlanan şahıslardır. Kaldı ki “ideolojik düşman” addedilen bu kişiler, aynı zamanda, daha üst seviyede geliştirilmekte olan projelerin kobayları da olabilmektedir.

İnsanların göz göre göre açlıktan öldüğü, kaba işkencenin bile birçok ülkede hâlâ devam ettiği bir dünyada, bu zor ve karmaşık, aynı zamanda gizlice yapılan çalışmaların durdurulabilmesi, herşeyden önce mesele hakkında genel bir şuurlanmadan geçmektedir.

Silahın “patent”ine sahib ülkeler, teknoloji olarak en gelişmiş, Birleşmiş Milletler’de en çok sözü geçen ve birkaçı dışında bizde BATI olarak ifadesini bulan, insan hakları konusunda da mangalda kül bırakmayan ülkelerdir. İşte bu ülkelerden birbirine siyasî-ideolojik bakımdan yakın olan ve bu yüzden her türlü işbirliği içinde bulunanların askerî istihbaratları arasındaki gizli protokoller, bu suçu işleyenler için “güvence” anlamını taşıyor. Birbirlerine siyasî-ideolojik bakımdan nisbeten uzak ama TELEGRAM teknolojisine sahib olanların durumu ise, “tencere dibin kara” tesbitini andırıyor. Kendi açıklarının fâş olma kaygısı yüzünden, kimse kimseye “bu bahiste” sataşamıyor. Buysa, bir bakıma, farklı siyasî ve ideolojik yapıdaki ülkeler arasında “gayriresmî-gizli” bir anlaşma hüviyetine bürünmüş görünüyor.

Dünyadaki tatbikata baktığımızda, TELEGRAM çerçevesindeki projelere katkısı olan –sanayiden, üniversiteden, basından, siyasetten, inşaat sektöründen vs- her sahadaki kişilerin maddî olarak “örtülü ödenek”ten desteklendiğini; hedef kişilere silahı uygulayıcı pozisyonundaki faillerin de genel olarak asker, polis veya istihbaratçı “emir kulları” veya uygulamanın ancak bir yerine kadar mevzuun farkında muhtelif mesleklerden “gönüllü piyonlar” olduğunu görüyoruz. Garibtir ki, “maddî destek görenler” veya “emir kulları” diye işaretlediklerimiz arasında -belki de silahın insanlık dışı vasfı sebebiyle- bir zaman sonra artık gönülsüz olanlar, aynı şekilde meseleyi kurcalamaya kalkışan başka bazılarının hayatı, şübheli ölümlerle son bulmuştur. Daha da garibi, direkt hedefe yakın kimi uygulayıcıların sonu da öyle. Bunların içinde “intihar edenler” ayrı.

Genelde “öldürücü olmayan elektromanyetik silahlar”, özelde TELEGRAM askerî silahı hakkındaki şuurlanma ve şuurlandırma çabalarının önü, silahın aslî sahibi yahud –Türkiye gibi- tatbikçisi ülkelerin bellibaşlı kurumları eliyle, hattâ çoğu zaman kanun marifetiyle kesilmektedir. Bunun aşılabilmesi için, birçok Batı ülkesinde hayranlık uyandırıcı mücadeleler veriliyor. Zor da olsa, Türkiye’de de bunu başarabilecek kişi ve örgütlere ihtiyaç var.

Bu meselenin ülkemiz açısından hallinin, Mirzabeyoğlu’nun durumuna eğilmekten geçtiğini görmek mecburiyetindeyiz. Bu, Mirzabeyoğlu’nun şahsî meselesi değil, temelde insanlığın meselesidir ve gelecekte hâlâ “insan” kalabilmek için hayatî önemdedir.

 

15 Şubat 2011, Japonya

1  CLONING THE EMOTIONS

By using these computer-enhanced EEGs, scientists can identify and isolate the brain’s low-amplitude “emotion signature clusters”, synthesise them and store them on another computer. In other words, by studying the subtle characteristic brainwave patterns that occur when a subject experiences a particular emotion, scientists have been able to identify the concomitant brainwave pattern and can now duplicate it. “These clusters are then placed on the Silent Sound® carrier frequencies and will silently trigger the occurrence of the same basic emotion in another human being!”

http://uspolitics.tribe.net/thread/79710a72-4e6b-4bb5-8137-efe8351a7aad (25 Kasım 2010).

2  http://zihinkontrol.blogcu.com/beyni-kontrol-eden-vicdana-hukmeder-mi/7399563 (15 Kasım 2010).

http://basin.inonu.edu.tr/haber.php?id=240 (15 Kasım 2010).

3  Eğitim Bilim Dergisi, Mayıs 2002.

4  http://www.washingtontimes.com/news/2008/oct/2/neuroscience-wake-up-call/ (15 Kasım 2010).

5  http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=9524 (15 Kasım 2010).

Bu araştırmanın İngilizceden Türkçeye tercümesine Akademya yazarı Ahmed Eymen tarafından başlanmış olup, Akademya’nın II. Dönem, 3. sayısında tam metin olarak yayınlanacaktır.

6  http://emhdf.com/akwei.html (16 Kasim 2010).

7  http://zihinkontrol.blogcu.com/elektro-manyetik-takip-beyin-kontrolu/883030 (1 Şubat 2011).

8  http://www.ozgurlukprojesi.0catch.com/ct_uk.html (1 Şubat 2011).

9  Oğuz Yıldırım, “Katledilen Bir Zihin Kontrolü Mağduru: Peter Helwig”, Haftalık Barandergisinden naklen:

http://zihinkontrol.blogcu.com/katletilen-bir-zihin-kontrol-magduru/7801758 (1 Şubat 2011).

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 2, Mayıs 2011.

Beni Yavaşça Öldüren İşkence

 

Tek Nath Rizal

 


İngilizceden Tercüme:

Ahmed Eymen

 

 

I. ZİHİN KONTROLÜ KURBANI RİZAL VE

KİTABI HAKKINDA

 

Kitabın yazarı Tek Nath Rizal, Bhutan’da (Hindistan ve Çin arasında, Himalayalar’da bulunan ve monarşiyle yönetilen küçük bir devlet) Millî Meclis ve Kraliyet Danışma Konseyi üyesiydi.

Şahid olduğu yolsuzlukları açığa vurması sebebi ile Kraldan ve çevresindeki insanlardan büyük tepki gördü ve Kral Jigme tarafından 1988 yılında hapse yollandı. 1993’te ihanet ve devlet sırlarını açıklamaktan mahkûm oldu ve ömür boyu hapisle cezalandırıldı. ABD Dışişleri Bakanlığı ve milletlerarası insan hakları örgütlerinin baskısı ile, onbir senelik bir hapis hayatından sonra 1999 Aralık ayında serbest bırakıldı.

Hapishane süreci içinde siyasî bir kişilik kazanmış ve milletlerarası camiada tanınan bir insan hakları savunucusu olmuştu. 2009 yılı sonunda yayınladığı kitab, Bhutan’daki hapishane hayatını ve özellikle de kendisine uygulanan “zihin kontrol” işkencesini anlatıyor. Kitabın önemli bir özeliği, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na uygulanan TELEGRAM [beyin veya zihin kontrolü] işkencesinin bir diğer çeşidini bizzat anlatması dışında, dünyada bizzat kendisine uygulanan bu işkenceyi tıb adamları, askerî uzmanlar ve hükümet yetkililerinden de faydalanarak anlatan –TÜRKİYE DIŞINDA- ilk kitab olması. Bu konu ile ilgili literatürde birçok yayın var ancak, Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun İBDA Yayınlarından çıkan TELEGRAM -ZİHİN KONTROLÜ- ve haftalık Baran dergisinde tefrika edilen ÖLÜM ODASI -B-YEDİ- adlı eserleri dışında, bizzat kendi üzerinde bu tür bir işkence uygulanan bir kişinin yazdığı başka bir yayın yok.

Kitabın önemli bir bölümü de, Prof. Dr. Indrajit Rai tarafından yazılan “önsöz”. Prof. Rai, Nepal Anayasa Meclisi üyesi ve 15 sene boyunca Hindistan Deniz Kuvvetlerinde üst rütbeli bir komutan olarak görev yapmış. Önsözünün başlığı, Tek Nath Rizal’e Uygulanan Zihin Kontrol Cihazı”. Rai, yazarın “Güney Asyanın en önemli siyasî şahsiyetlerinden birisi”olduğunu belirtiyor ve aynı zamanda kendi askerî geçmişine de dayanarak, uygulanan gözlem, takib, beyin kontrol yöntemleri ile ilgili danışmanlık yapıyor.

Rizal bir konuşmasında şöyle diyor:

– “Dr. Gurung, 20 sene boyunca askerî hizmette bulunmuştu ve bunun dört senesi mahkûmlardan bilgi almak üzere beyin kontrolü metodlarının kullanıldığı bir hapishanede geçmişti. Böylesi bir işkenceden sonra nasıl hayatta kaldığıma şaşırmıştı. Aynı zamanda benim durumumun ciddiyetini de benzer vak’aları ve yan etkilerini gördüğü için hemen fark etmişti.”

Rizal’in kitabı, birçokları için, insanlar üzerinde beyin okumak için farklı işkence âletlerinin ve tekniklerinin kullanıldığı zindanları, hücreleri anlatan bir bilim-kurgu veyahud korku romanının ötesinde bir şey ifade etmiyor. Oysaki başta ABD olmak üzere birçok ülkenin, elektromanyetik radyasyon (EMR) veya tekniği henüz tam olarak deşifre edilememiş muhtelif yollarla insanların beynine ve zihnine müdahale etme, onları istedikleri gibi yönlendirme, işkence etme metodlarını geliştirdikleri, bir şekilde biliniyor.

Arkadaşlarının ve birçok resmî yetkilinin kendisine inanmadığını bildiği hâlde Rizal’in bu kitabı yazması, sağlam ve kararlı duruşunun en önemli isbatı niteliğinde.

Rizal, kitabını gelecek nesillerin bu saklanan gerçekten haberdar olması için yazdığını belirtiyor ve Birleşmiş Milletler’in bu silahları tanımlayan ve kullanımını yasaklayan bir anlaşma hazırlaması üzerinde çalışıyor.

Atom bombasından farklı olarak, “zihin kontrol” silahları üzerinde hiçbir kamuoyu baskısı oluşturulamadı. Çünkü, bu silahların yapımı ve geliştirilmesi yarım yüzyıldan daha uzun bir süredir bir gizlilik içinde yürütülüyor.

CIA’in bu silahlarla ilgili çalışmalarının 1950’lerde başladığı tahmin ediliyor ve bu çalışmalar hiçbir şekilde kamuoyu ile paylaşılmıyor. Bu durumda insanların böyle bir teknolojiden nasıl haberi olabilir ki?

İşte bu noktada, Türkiye’de satılmayan ve yurtdışından getirttiğimiz bu kitab, çoğunluğun bilmediği birtakım çarpıcı gerçeklerin ortaya konulması, bizim içinse MütefekkirMirzabeyoğlu’na uygulanan barbarca işkencenin daha iyi anlaşılması bakımından önemli.

İlerleyen bölümlerde, yazarın ve yayıncıların önsözlerini, kitab hakkında çıkan tanıtıcı bir yazıyı ve kitabtan bazı iktibasları bulacaksınız. Daha sonraki dönemlerde, daha fazla fayda sağlanması amacıyla kitabın tamamının tercümesini sizlerle buluşturmak amacındayız.

Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

Ahmed Eymen

 

 

II. YAYINCININ NOTU

 

Bu yayın, Bhutan’daki diğer fizikî işkencelerin yanında, sadist bir zihin kontrol işkencesini ortaya koymaktadır. Rizal’a yapılan işkencenin ilk elden muhasebesi, Bhutan Kralını insanlığa karşı işlenen suçlar çerçevesinde Milletlerarası Savaş Suçları Mahkemesinde mahkûm etmek olmalıdır. Bu kitab, bütün insan hakları topluluklarını, zalim ve insanlık dışı bu teknolojiye karşı ayakta durmaya teşvik etmektedir. Umarım ki bu kitab, zihin kontrolü metodu ile yapılan işkenceye karşı mücadelede bir kilometre taşı olacaktır.

İnsan haklarını koruma konusunda çeşitli konularda düzinelerce anlaşma hazırlayan BM uzmanları için, bu metod ile ilgili farklı bir anlaşma formüle etme zorunluluğu sözkonusudur. BM, işler tamamen kontrolden çıkmadan bu acı veren uygulamanın durdurulması yolunda, bu haysiyet kırıcı teknolojiden haberdar olunabilmesi için inisiyatif kullanmak zorundadır. Bu “tembel yaklaşım” sürecinin, bu uygulamayı yasaklamak için hukukî süreç işletilmezse, birçok hayata mâlolması kaçınılmaz gözükmektedir. [1]

Raju Thapa

 

Nepal Sınır Tanımayan İnsan Hakları Örgütü Başkanı

 

 

III. YAZARIN ÖNSÖZÜ

 

Hayatımın 10 yılını Bhutan hapishanelerinin en haysiyet kırıcı ve insanlık dışı şartlarında geçirmiş birisi olarak, bu tecrübelerimi diğer insanlarla paylaşmak istedim. Bu kitabın öncelikli hedefi, kültürel saflığı inşa etmek adı altında etnik temizliğin bir devlet politikası olarak yürütüldüğü “cennet”in diğer yüzünü ifşa etmektir. Mevcut rejim milletlerarası topluluktan gelebilecek her türlü eleştirinin önüne geçmek için, Güney Bölgeden teröristleri söküp atmak gibi savunulması mümkün olmayan bahaneler üretmektedir.

Bhutan hapishanelerinde vatandaşlara uygulanan zihnî ve fizikî işkencelerin yapısı, genişliği ve büyüklüğü 1990’da dünya toplumunun bilgisine ulaştı. Ülkede hüküm sürenler tarafından icad edilen ve uygulanan yok edici metodlar, insan ruhunu ezmeyi ve hürriyeti kelepçelemeyi hedefleyen çabalardır ve insanlığa karşı bir suç hükmündedir. BM üyesi bir ülkenin bir idarecisi, BM’nin prensiblerine ve ruhuna bu kadar bariz şekilde aykırı faaliyetlerinden sonra cezasız kalabilir mi?

İşkence; kamçı, zincir, kelepçe, elektrik gibi fizikî uygulamalar dışında, ışık hassasiyeti, çok yüksek desibelde ses, mikrodalga gibi ilmî teknikleri de ihtivâ etmektedir. Amaç çok açıktır; aklı durağanlaştırmak, anormal davranış değişikliklerini uyarmak ve asosyalleştirmek.

İstenen sonucu elde etmek için, hissî tecrit ve beyne değişik enerji çeşitlerini ışınlamanın bir terkibi uygulandı. Bütün hissiyatımı yok etmek için sistematik çalışmalar yapıldı ancak, içimde bir alt şuur sağlam kaldı. Bu, benim yaşadıklarımı dünya ile paylaşmaya adadığım işkence sonrası yeniden yapılanma dönemimde önemli bir faktördü.

Yaşadıklarımı Thimpu, Katmandu ve Delhi’deki arkadaşlarıma anlattığımda bir kısmı benim şizofrenik olduğumu söylediler. Yanımdaki entellektüeller ve doktorlar kendilerine söylediğim şeylerin ihtimalini delil yetersizliğinden ötürü inkâr ettiler.

Zihin kontrolü, birçok insan konudan haberdar olmadığı için, ilgili ülkelerce sümenaltı edilmektedir. Benimkine benzer bir şekilde olan işkencenin kayıtları ve şahsî tecrübeleri de vardır. Bu yazı boyunca, bazı ilmî tekniklerle üzerimde uygulanan bu işkencenin, garib fizikî ve zihnî davranışlarımın tek sorumlusu olduğunu iddia ediyorum. Bu nokta, araştırmacılar için, kurbanlara uygulanan bu metodun tesbitinde, insan hakları mücadelecileri için bu ahlâksız uygulamanın durdurulmasında ve kanun koyucular için bu tür suçların cezalandırılmasında başlangıç noktası olarak kabul edilmelidir. [2]

Tek Nath Rizal

 

 

IV. TEK NATH RİZAL ÜZERİNDE UYGULANAN ZİHİN KONTROL CİHAZI

 

Bir “savaş çalışmaları profesörü” olarak, askerî araştırmalarım süresince savaş suçlularına zihin kontrol tekniğinin uygulandığına şahid oldum. Bu, insanın bütün vücudunun ve aklının kontrolünü eline alabilen elektromanyetik bir zihin kontrol tekniğidir. İnsanın aklında sesler üretilmesine sebeb olan ayarlanmış elektromanyetik dalgalar kullanır. Bu, şuuraltı hipnotik emir formundadır ve insan hiç haberi olmadan yıllarca hipnotik olarak yönlendirilebilir

Düşünceler onun hiç haberi olmadan kurbanın aklına yerleştirilir. Elektromanyetik dalgalar yoluyla işitmede, hedeflenmiş kimse dışında hiç kimse bu sesleri işitemez. Ses, hedefin kulaklarında monoton olarak yansıma yapar. Tek bir hücrede yüksek perdeli ses arttırılır. Yavaşça şuuraltını karıştırır ve sinirleri derinden etkiler.

Zihin kontrolünün hedefi, hedeflenen kişinin hayatını mahvetmektir. İnsan hedeflerinden uzaklaşır, görevini unutur, aile üyelerine ve akrabalarına garib davranır ve kendi normal hayatını devam ettiremez. Aklının kontrolü kaybettirilerek hipnotize edilirken, gerekli bilgiler alınır.

Sonuç olarak, kontrol eden tarafından değişik görüntülerin zihne yerleştirilmesi ile, akıl halüsinasyon altında çalışır. Zihnini bu kontrol dışına çıkarmaya çalışınca acı çeker. Nefes alma güçlükleri, korkunç baş ağrıları, yüksek kan basıncı, burun kanaması ve idrarını yaparken dayanılmaz yanma hissi meydana gelir. Ölüm, vahşî bir kaplanla yüzyüze gelme, kendi çocuklarının etini yemek gibi halüsinasyonlar oluşmasına yol açar. Bazen yiyeceklerin zararlı olduklarını ve dışkı gibi tadı olduğunu düşünür ve bu da mide bulantısı ve kusmaya yol açar.

Bu kitabtan Bhutan Hükümetinin Rizal üzerinde zihin kontrol teknikleri uyguladığını ve fizikî ve zihnî acılara yol açarak hayatını mahvettiğini öğrendim. Demokrasi için savaşma hedefinden uzaklaştırmak için Bhutan Hükümeti bu teknikleri onun üzerinde kullandı ve bütün duygu ve düşüncelerini altüst etti. Bu gibi kurbanların tecrübelerinden ortaya çıkmıştır ki, bu insanların zihinleri fena hâlde dağılmış olduğu için özel bir ilgiye ihtiyaç duyarlar, her zaman çok yalnız, güvensiz, tamamen çaresiz hissederler ve sürekli bir dehşet ve bilinmezlik korkusu içinde yaşarlar. [3]

Prof. Dr. Indrajit Rai

Güvenlik Uzmanı

Nepal Demokratik Cumhuriyeti Kurucu Meclis Üyesi

 

 

V. TEK NATH RİZAL BHUTAN HAPİSHANELERİNDEKİ İŞKENCEYİ ANLATIYOR

 

Tek Nath Rizal, yâni Bhutan Demokratik Hareketinin sürgündeki lideri, bu günlerde zorlukla uyuyabiliyor. Kendisi şu anda Katmandu’da yaşıyor. 20 senelik mücadelesi boyunca yaşamış olduğu tuhaf ve insanlık dışı olaylar aklından çıkmıyor. “Zalim” Bhutan idarecilerinin şu ânda bile elektronik bir cihaz vasıtası ile zihnini kontrol ettiğini düşünüyor.

Rizal’in şu anki psikolojik ve fizikî durumu sıkıntılı ve “dengesiz” bir hayat yaşamakta olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Rizal’in eşi “Hapishaneden çıktıktan sonra, gerçekTek Nath’ımı bulamadım, önceki nitelikleri hâlâ kayıp. Birçok öz niteliğini kaybetmiş. Alışkanlıkları ve davranışları değişmiş.” diyor.

Rizal, yakın zaman içerisinde ikinci kitabı Beni Yavaşça Öldüren İşkence’yi yayınladı. Önceki kitabı Nirbasan Nepal’da büyük popülerlik kazanmıştı.

Beni Yavaşça Öldüren İşkence, Bhutan’daki 10 senelik bir hapishane tecrübesini anlatmakta. Kitab sadece Rizal’in hayatını anlatmıyor, aynı zamanda bir insanın başka bir insana yapabileceği şiddetli işkenceyi teferruatı ile anlatıyor. Kendisi ve bir grub Bhutan Hürriyet Savaşçısına işkence etmek için kullanılan “zihin kontrol cihazı”nın kullanımını anlatıyor. Bu cihaz, milletlerarası toplulukta büyük bir insan hakları ihlali olarak kabul edilmektedir.

Pramod Kaphley“Bu kitab, Bhutan hapishaneleri adındaki cehennemi anlatıyor ve zihin kontrolü ile ilgili bu bölgedeki ilk belge.” diyor.

“Kral ve rejiminin sorumlu olduğu, şu ân hâlâ çekmekte olduğum acı dolu tecrübelerimi ve adaletsizliği ortaya koydum. Son 19 sene boyunca zihin kontrolünün bir kurbanı oldum.” şeklinde yazıyor Rizal kitabında.

Rizal, “zihin kontrol cihazı” ile uygulanan şiddetli işkenceden dolayı acı dolu bir hayat sürüyor ve kendi korkunç hikâyesini de uygun bir şekilde anlatamıyor. Bu yüzden, hapishane hayatındaki acı dolu tecrübelerini anlatmak için, üç ayını Hindistanlı bir bilim adamı ile aynı odada geçirdi. Bilim adamı –araştırmacı Dr. Arun Kumar Singh-, olayları hatırlayabilmesi ve onları doğru bir şekilde kayıd edebilmek için ayrı bir psikolojik ortam oluşturdu.

Kitab, işkencenin ilmî teknikleri hakkında bilgiler veriyor. Bir askerî uzman olan Prof. Indrajit Rai“Hayat tecrübelerini heyecan verici ve ilgi çekici buldum. Kitab onun niçin hapse atıldığı, Bhutan yetkililerince zihin kontrol cihazı ve psikolojik metodlar uygulanarak ona nasıl insanlık dışı işkenceler yapıldığı ve vahşî bir şekilde acı çektirildiği konusunda bana yeterli bilgiler verdi” diyor. “Zihin kontrol cihazı” ile ilgili yetkili bir otorite olan Rai,”Bu, insanın bütün vücudunun ve aklının kontrolünü eline alabilen elektromanyetik bir zihin kontrol tekniğidir. İnsanın aklında sesler üretilmesine sebeb olan ayarlanmış elektromanyetik dalgalar kullanır. Bu, şuuraltı hipnotik emir formundadır ve insan hiç haberi olmadan yıllarca hipnotik olarak yönlendirilebilir. Zihin kontrolünün amacı, hedeflenen kişinin hayatını mahvetmektir. İnsan hedeflerinden sapar, görevini unutur, ailesine ve arkadaşlarına garib davranır ve kendi normal hayatını devam ettiremez. Bu, mahkûmu hipnotize ederken gerekli bilgileri alabilmek için kullanılır. (…)

Demokrasi için savaşmak hedefinden uzaklaştırmak için Bhutan Hükümeti bu teknikleri onun üzerinde kullandı ve bütün duygu ve düşüncelerini altüst etti. Bu gibi kurbanların tecrübelerinden ortaya çıkmıştır ki, bu insanların zihinleri fena hâlde dağılmış olduğu için özel bir ilgiye ihtiyaç duyarlar, her zaman çok yalnız, güvensiz, tamamen çaresiz hissederler ve sürekli bir dehşet ve bilinmezlik korkusu içinde yaşarlar.” diyor.

Rizal“Zihnime zorla yapılan müdahale sonucu siyasî kariyerim ve aile hayatım tamamen mahvoldu. Dahası, sürekli devam eden işkence sonucu birçok fizikî rahatsızlık çekmekteyim ve vücudumdaki birçok organ çalışamaz durumda.” diyor. Rizal ayrıca cihazın birçok yan etkisini de sıralıyor.

Kitab, Bhutan idarecilerinin, insan hakları örgütlerini konu ile ilgili bilgisiz bırakmakta nasıl başarılı olduklarını da açıklıyor.

Sözlü İşkence Metodları: Eşin ….. ile birlikte kaçtı, evin yangında tamamen yandı, buraya getirilen hiç kimsenin hayatta kalmadığını biliyor musun? (eskiden Rizal’in kulak misafiri olduğu birçok ahlâksız kelimenin sıklıkla kullanılması).

Fizikî İşkence Metodları: Elleri iple bağlama; yemek olarak toplu iğne, tırnak, cam gibi yenmesi mümkün olmayan yiyeceklerin verilmesi; yiyecek olarak unla birlikte su ve tuzun verilmesi; sopa, baston, zincir, deri kemer, dipçik ile sırta, kafaya, kollara, ayaklara vurulması.

İşkence, sadece kamçı, kelepçe, zincir, ip, elektrik şoku vermek gibi kaba saldırıları değil, aynı zamanda değişik ilmî tekniklerin kullanıldığı, ferdî düşüncelerin açıklanmaya mecbur edildiği ve psikolojik bir karmaşaya sebeb olan cihazların uygulanmasını da ihtivâ etmektedir. [4]

Himalayan Times Gazetesi

Prakash Acharya

Kamal Dev Bhattarai

17 Kasım 2009

 

 

VI. RİZAL’İN KİTABINDAN İKTİBASLAR

 

Zihin kontrolü sırasında değişik dalga boyları yolu ile bana çok ciddi işkenceler uygulandı. Üzerimde denenen iki zıt uygulamayı, beynimdeki sesler yardımı ile tanımlayabilmiştim. Bir tanesi sorular şeklinde geldi ve devamında arıların vücudumu sokması hissini veren uğultular şeklinde bir işkence uygulandı. Diğer ses sempati belirten kelimeler şeklinde idi ve beni aşırı hassas yapmıştı. Bu işlem beni, duygularımı bağıra çağıra ağlayarak ifade etmeye sevk etti; bazen de histerik bir şekilde gülme krizlerine giriyordum.

Zihin kontrolü altındaki sorgularım sırasında, başka korkunç tecrübeler de yaşadım. Hüzünlü şarkı sesleri, kuşların guruldamaya benzeyen ve hiç susmayan ötüşleri, bir derenin çağıldayan sesi, dövüşen köpeklerin sesi vs. Bunların yanında bana hissettirilen umutsuzluk hissi öylesine acı verdi ki, ölüyorum sandım. Yardım isteyerek bağrışan çocukların seslerini duydum ve onlara yardım etme konusunda kendimi çok çaresiz hissettim; bunun karşısında duyduğum acı, dayanılmaz buudlardaydı. Eğer tek başına bir hücrede hapsedilmemiş olsaydım, bu yaşadıklarım bu kadar içler acısı bir duruma gelmeyecekti. Bir dönem de kendimi farklı buudlarda imiş gibi hissettim. Kendi vücudumu ölmüş bir şekilde odanın bir köşesinde yatıyor hâlde gördüm, artık ruhî bir buudta idim.

Günlerimi bu şekilde halüsinasyon altında, gerçeklikten uzak olarak geçirdim. Bu hâlim, hükümetin beni ziyaretçilerimin gözünde küçük düşürmesine ve deli gibi görünmeme yol açtı. [5]

(…)

Zihin kontrolü uygulaması çerçevesinde iki çeşit psikolojik işkence çeşidinin kurbanı oldum. Birincisinde, sabit ve hiç duraksamayan bir ses, devamlı beynimde uğulduyordu. Kurban, bu ilk durumdan, zihnine uygulandığı ândan itibaren haberdardır ve bunun amacı kurbana sürekli birilerinin takibi ve kontrolü altında olduğunu hissettirmektir. İkinci durumda, kurban gözetim altında iken zihnî tesir altına alınır ve konsantrasyonu azaltılır. Bu durumda, kurban bile başına ne geldiğinden haberdar değildir. Bence ikinci tip zihin kontrolü birincisinden daha zararlı, çünkü birincisinde kurban sesleri işitmektedir ve bu onun için bir alarm olabilir. Buna karşın ikincisinde, kurban herhangi bir ses duymamaktadır ve kendisine ne yapıldığının farkında değildir. Bu hâldeyken kurban, düşüncelerinin kendi düşünceleri mi olduğunu, yoksa bir mekanizma tarafından bu şekilde düşünmesi için sevk mi edildiğini anlayamaz. Ve normal şartlar altında hiçbir şekilde almayacağı kararlar alır. Zihin kontrolü yoluyla bilgi alınması, kurban hasta olduğunda ve garib fizikî problemler yaşamaya başladığında ortaya çıkabilir.

Uzun süreli bir zihin kontrolü kurbanı olarak, ikinci tip zihin kontrol mekanizmasının, günümüz dünyasında özellikle kanaat liderlerine, gazetecilere, yüksek mevkîdeki kişilere, diplomatlara ve hedefteki kamu görevlilerine, bu kişilerin zihinlerini izlemek ve rejimin menfaatleri doğrultusunda çalışmalar yapmaları için uygulandığını düşünmekteyim. Bu gibi cihazlar, iki ülke arasında anlaşmalar yapılması esnâsında da kullanılabilir. Aynı zamanda, rüşvetin ve fizikî işkencenin uygulanamayacağı durumlarda bu cihaz, insanların normalde anlaşamadıkları bazı noktalarda uzlaşma sağlamasında da kullanılabilir.

Bu çok mümkün, çünkü bu gibi cihazların kullanımı ile Bhutan mültecileri ayrılmış ve birbirine kin besleyen insanlar haline getirilmiştir. [6]

(…)

Zihin kontrolü yoluyla bana uygulanan sürekli işkenceden sonra birçok problemle yüzyüze geldim ve kendimi çaresiz hissettim. Bu problemlerden dolayı arkadaşlarımla ve ailemle olan ilişkilerimde birçok sıkıntılar yaşadım.

En kötüsü, uzun hapishane hayatım boyunca düzensiz yemek saatleri, yemeklerin aşırı kalitesizliği, düzensiz dinlenme saatleri sebebiyle baş gösteren diyabet rahatsızlığımdı. Şu ânda, hayatta kalabilmek için günde iki doz insülin iğnesi vurmak zorundayım. Elbette bunun yanında, almam gereken birçok ilaç var. Düzenli tıbbî kontroller, kandaki şeker miktarının günlük olarak takib edilmesi zorunluluğu, uygulamam gereken sıkı bir diyet ve diğer kısıtlamalar, bende depresyona sebep oluyor.

Hapishaneye gönderilmeden önce, cesur bir insandım, keskin bir hafızam vardı ve etkili konuşmalar yapabilen bir hatibtim.

Konuşurken zihin kontrolü sebebiyle aşırı gergin ve sinirli olmam yüzünden, irticâlen konuşma yapmaktan korkar hâle geldim. Bazen sesim beni ortada bırakıyor, bazen hafızam bulanıklaşıyor, bazen de anlatmak istediğim şeylerin çok dışında şeyler söyleyiveriyorum. Zihnim birden boşalıveriyor ve ne yaptığım ve ne söylediğim hususunda hiçbir fikrim olmuyor. Kurduğum cümlenin başı ile sonu arasında hiçbir bağ olmayabiliyor. Sonuçta, konunun özünden uzaklaşmış olarak, habire konuşuyor oluyorum. Bu beni umum önünde alay edilir duruma düşürüyor. Bu yüzden ben de, konuşmalarımı kâğıda yazmaya ve oradan okumaya başladım. Bu durumdaysa başka bir problem ortaya çıktı. Okumaya başladığımda gözümün önünde gökkuşağı beliriveriyor yahud gözüm sulanıyor ve beni okumaktan menediyor. Ve bütün bunlar kulaklarımda çınlayan çok yüksek seslerle birlikte oluyor.

Yaşadıklarım, beni Bhutan Kralının yaptıklarını söylemekten alıkoyuyor; bundan dolayı da milletlerarası topluluk önünde kendimi suçlu hissediyorum, çünkü onların bana vermiş olduğu desteğe ve güvene lâyık olamadığımı düşünüyorum. Elbette ki elimden gelen bir şey değil ama, yine de kendime engel olamıyorum.

Birebir olarak veyahud topluluk önünde bir konuşma daveti aldığımda gerginleşiyorum ve kalb atışlarım hızlanıyor. Bu beni, özellikle konuşma yapmak üzere çağırıldığım yerlere gitmekten alıkoyuyor. Toplantının plânlanan zamanı geçtiğinde, Bhutan’da olanları anlatamadığım için kendimi günlerce suçlu ve pişman hissediyorum. Aklım, çoğunlukla, ben dâhil kimsenin umurunda olmayan küçük ve önemsiz şeylerle meşgul oluyor. Aklımı yeniden olması gerektiği yola sokmak için çok çaba sarf etmek durumunda kalıyorum. Daha kötüsü, çoğunlukla toplantının sonuna doğru kontrolümü kaybediyorum ve karşımdaki kişiye beklenmedik bir tavsiye vermek, onu aşağılamak gibi şeyler yapacağımı düşünüyorum. Toplantı bittiğinde insanların üzerinde bıraktığım intibâ, hastalıklı, geçimsiz bir kişi olduğum şeklinde oluyor. Kendimden utanıyorum ancak, tamamen çaresizim ve bütün bunlar benim kontrolüm dışında.

Bazen burnum şiddetli bir şekilde kanamaya başlıyor, kendimi büyük bir baskı altında hissediyorum ve bütün vücudum acıdan kıvranıyor. Bazen önümdeki yiyecekler dışkı olarak gözüküyor ve üzerini sineklerle kaplanmış olarak görüyorum ve tabiî ki yiyeceği ağzıma alamıyorum. Çoğu zaman hiçbir şey yiyip içmeme şeklinde emir alıyorum ve eğer bu emre uymazsam yediğim şeyleri acı çekerek ağzımdan, burnumdan dışarı çıkarıyorum. Geceleri derin bir uykuda iken, kendimi birden dilimi şiddetli bir şekilde ısırır ve ağzım yüzüm kan revan hâlde buluyorum. Birçok kez eşim, beni uyku hâlinde kusarken uyandırmak durumunda kaldı.

Artık Bhutan hapishanelerinde olmadığım hâlde ve Bhutan’dan yüzlerce kilometre uzaklıktaki Nepal’de yaşamama rağmen, zihnim dalgaların etkisi altında olmaya devam ediyor. Tuvalette iken, ibadet hâlinde, konuşurken ve her türlü faaliyette gece gündüz alışılmadık sesler duyuyorum. Dalgaların dışında, gece gündüz beni garib şeyler yapmaya iten sesler duyuyorum. Birileriyle konuşurken, kasden sinirlerim bozuluyor ve konuştuğum insana kızıyorum.

 

Zihin Kontrolünün Bendeki Tıbbî Yan Tesirleri

 

Zihnimdeki sürekli tecavüzden dolayı, siyasî hayatım ve aile hayatım tamamen mahvolmuş durumda. Dahası, bu sürekli işkenceden dolayı, birçok fizikî problemle baş etmek durumundayım ve vücudumdaki birçok organ fonksiyon bozukluğu yaşıyor. Bunlar şu şekilde listelenebilir:

•    Dayanılmaz başağrıları.

•    Geçici hafıza kaybı.

•    Herhangi bir şeye konsantre olmakta aşırı zorluk.

•    Geçici görme kaybı, görüntüde bulanıklık ve bir süre için her tarafın tamamen karanlık olması.

•    Duygular üzerinde kontrol kaybı.

•    Konuşma üzerinde kontrol kaybı.

•    İştah kaybı ve yemeklerden sonra kusma.

•    Yazma ve okuma kabiliyetinin körelmesi.

•    Sürekli korku; sanki görünmeyen bir gücün beni devamlı tehdit etmesi.

•    Astım benzeri kısa nefes alımı.

•    Kırılan kemik acısı.

•    Bütün vücutta yanma ve kaşınma hissi.

•    Uykusuzluk.

•    Şahsî ilgilerden uzaklaşma.

•    Dinî hissiyatın azalması.

•    Doktorlara danışmaktan nefret etme ve sürekli alınan ilaçların unutulması.

•    Yeme içmeye karşı iğrenme hissi.

•    Testislere yoğun acı, hareket etmekte zorluk.

•    Yiyeceklerin dışkı gibi kokması.

•    Aşırı baş ağrısından kusma.

•    Sel ve heyelan kâbusları görme.

•    Öfkeyi kontrol edememe.

•    Kalb atışının hızlanması.

•    Burun kanaması.

•    Herhangi bir zamanda arı vızıltıları işitme.

•    Devamlı izleniyor olduğu hissi.

•    Göz önünde parlayan çok kuvvetli ışıklar, gözlerin devamlı kızarması. [7]

(…)

Zihin kontrolü hakkındaki şahsî tecrübelerim, bu uygulamanın insan medeniyeti için ne kadar korkunç bir şey olduğunu gösteriyor. Zihin kontrolünün hayâl ürünü olduğuna dair genel inanışa karşın, zihin kontrol tekniklerine yeni uygulamaların eklenmesi ile bu iş daha da korkunç bir hâl alıyor. ZİHİN KONTROLÜ, İŞKENCENİN SİYASÎ ÂLETİ OLARAK FONKSİYON GÖRÜYOR. İŞKENCE NE SADECE FİZİKÎ BİR CEZA NE DE SADECE HAPİS ALTINDA TUTULMAKTAN İBARETTİR. Bazı ilmî metodlar yardımı ile uzak mesafeden radyo dalgaları kullanarak işkence yapmak işkencenin en korkunç çeşididir, çünkü bu metod uygulanan kişi HAPİSHANEDEN SALINSA BİLE İŞKENCE DEVAM EDEBİLİR. İnsanın hayatını ve hayata dair değerlerini mahveden zihin kontrol işkencesi başlıbaşına bir suç faaliyetidir. Ortalama vatandaşlar, kendi zihinlerinin hem kontrol altında tutulup, hem de saldırı altında bulunacağı gerçeğine inanamaz. Oysa bu tür bir komplo teorisi, düşündüğünüzden çok daha derinlere inebilir. O hâlde zihin kontrolü, her devletin âcilen dikkatini çekmesi gereken gerçek bir milletlerarası suçtur.

Elektrotlar ve stimo-alıcılar [electrodes, stimoreceivers, endoradiosondes] olarak tanımlanan beyin ileticileri, beyni kontrol edebilir ve verilerin iletilmesini sağlar. Bu yönlendirmeler, BİR SİYASÎ SİSTEME TÂBİ OLUNMASINI SAĞLAMAK İÇİN insanlar üzerinde kullanılabilirler. İnsanlara, ajan olarak hizmet etmek üzere, izleme ve kontrol amaçlı uygulanabilirler. BÖYLE BİR TEKNOLOJİ VARDIR VE KULLANILMAKTADIR. Bu teknikler, genellikle, insan beyninde bir ömür boyu kalırlar.

1987 tarihli Baskıcı Kifâyetsizlik  isimli eserinde Jan Freese şöyle yazıyor:

– “Ferdin sahib olduğu bilgilerin kendi bilgisi olmadan alınabileceği ve kullanılabileceği hususu, fikrî bir alarm sebebidir. Otoritelerin, ADP Teknolojisinin toplumun uzun dönem kontrolü için kullanılmasına dair bir temâyülü vardır. Bir DNA çipinin kafatasının altına yerleştirilmesi ve insan beyni ile uyumlu hâle getirilmesine dair biyoteknoloji ile ortak çalışmalar ciddi bir şekilde hazırlanmaktadır.”

O zamanlar geliştirilmekte olan biyolojik ileticilerin yerine sunî ileticileri koymamız gerektiğini söylüyor. Araştırmalarımız sonucu bulduk ki, radyo-iletici maddelerin enjeksiyon yolu ile harmanlanması ihtimali, 1960’larda tıbbî literatürde tartışılmıştır. Ayrıca bu tür maddeleri standart kimyevî maddelerle, haplarla, tozlarla, solüsyonlarla birlikte kullanma kabiliyeti şu ânda mümkündür. Norveçli bilim adamı Tor Hansen, bu tür maddelerin renklendirme, koruyucu katkı, inceltici ürünler, dolgular, her çeşit tıbbî implantlar vasıtası ile yiyeceklere karıştırıldığını anlatıyor.

Amerikan popüler bilim dergisi Omni’de Dr. Robert Becker, birkaç sene önce, görüntülü ve işitilir bilgilerin konuşma-ses kanallarından geçtiğinde doğrudan beyne aktarılabileceğini söylüyor ve “böyle bir âlet bir hedefi seslerle deli etmek veya programlanmış bir suikasta dair yeri belirlenemez emirler vermek gibi gizli operasyonlarda kullanılabilir.” şeklinde ekliyor

Lars Lidberg sadece psikiyatri kliniğinde çalışmıyor, aynı zamanda Karolinska Enstitüsünde bir araştırmacı. Aşağıdaki bilgiler, ”İnsanın Beyin Fonksiyonlarına Tesir”[Man’s Intervention in Intracerebral Functions] isimli 1967’de Yale Üniversitesi Psikiyatri Departmanında hazırlanan bir rapordan alınmıştır.

Dr. Jose Delgado, 1969’da yazdığı Zihnin Fizikî Kontrolü [Physical Control Of Mind] isimli kitabında, “Son teknolojik gelişmeler, insanın biyolojik faaliyetlerinin elektronik âletlerle kontrol altına alınabilmesine imkân veriyor. Buna bağlı olarak, hayvanda ve insanda beyinle ilgili mekanizmaların araştırılması ve bunlara müdahale ile ilgili teknikler geliştiriliyor. Beynin iki yollu haberleşme sistemi, psikolojik algı reseptörleri ve motor etkilerle çevrelenmiş beyinden bilgileri alıp vermeyi mümkün kılar. Çok çeşitli otomatik, somatik, davranışa dair ve zihnî tezahürleri [manifestation] başlatabilir, sonlandırabilir, değişikliğe uğratabiliriz. Nesnelere davranışta beyin içi psikolojinin etkisine yönelik araştırmalarda, sadece “soma”ya değil, aynı zamanda “ruhun” kendisine de ulaşıyoruz. Beyin içi mekanizmaları deneyleri yapabiliriz ve belirli davranışa dair ve zihnî faaliyetlerin tamirini sağlayabiliriz. Pil kullanılmadığı için bir ileticinin ömrü sonsuzdur. Güç ve bilgi, radyo frekansları sayesinde temin edilir.

Otomatik ve somatik faaliyetler, şahsî ve sosyal davranışlar, hissî ve zihnî tepkiler hem hayvanda hem de insanda belirli beyin yapılarının elektrik uyarımı ile uyarılabilir, tedavi edilebilir ve düzenlenebilir. Beyin faaliyetlerinin fizikî kontrolü isbatlanmış bir gerçektir. Hattâ NİYETLERİ İZLEME, DÜŞÜNCE OLUŞTURMA VE GÖRÜNTÜLÜ TECRÜBELER DAHİ MÜMKÜNDÜR.” diyor. Bu dönemde Dr. Delgado, Yale Üniversitesi Psikoloji bölümünde profesördü ve burada beynin kimyevî maddelerle ve elektronik olarak kontrolü üzerine teknikler geliştirmişti. 200’e yakın ilmî çalışması yayınlandı ve nöroloji ve davranışçılık konularında bilinen bir otorite idi.

Portland’daki Good Samaritan Hastanesinden Dr. Robert J. Grimm, 1974’de düzenlenen bir Tıb Sempozyumunda, zihin kontrolünü ve beynin radyo dalgaları ile etki altında bırakılmasını Hiroşima’ya atılan ilk atom bombası kadar önemli gördüğünü belirterek, şöyle söylemiş:

– “Bilim adamlarının potansiyel olarak insan hayatını ve doğrudan ferdi yok edici projeleri sürdürmeye hakları var mıdır”?

ZİHİN KONTROL METODLARI, KİTLE OLARAK MAHKÛMLAR ÜZERİNDE DE UYGULANDI. Örnek olarak, Frank Atwood “KONTROL ÜNİTELİ HAPİSHANELER” [Control Unit Prisons] hakkında şunları söylüyor:

– “KONTROL ÜNİTELERİ, HÜKÜMET TARAFINDAN MAHKÛMLARIN NE HAKKINDA VE NASIL DÜŞÜNECEĞİNİ KONTROL ETMEK ÜZERE TASARLANMIŞ SÜPER HAPİSHANELERDİR. Bunu yaparken, mahkûmların ilgisini geçici durumlar üzerine odaklamasını sağlarlar. Bu uygulamalar, küçük düşürme, aşağılama, moralini çökertme yolu ile mahkûmların psikolojik, fizikî ve manevî olarak çöküşüne sebep olur.”

Benzer olarak Marie-France HirigoyenHelen Marx ve Thomas MooreRuhu takib: Hissî Şiddet ve Kimliğin Erozyonu [Stalking The Soul: Emotional Abuse and the Erosion of Identity] isimli eserinde bu durumu şöyle açıklıyorlar.

– “Şiddet uygulayıcılarının temel amacı şudur: Sistematik olarak kurbanın dengesini bozmak [destabilize] ve kurbanın kafasını karıştırmak (kurbanın korkularına ve şübhelerine yönelik irrasyonel ve tehditkâr davranışlar), kişiliğini yok etmek üzere onu izole etmek ve kontrolünü sağlamak.”

Zihin kontrolü geniş çerçevede kişinin kendi düşüncesi, davranışı, duyguları ve kararları üzerindeki kontrolünü yıkmaya yönelik psikolojik taktiklerdir. Zihin kontrolü için kullanılan diğer terimler:

•    Zihin okuma

•    Zihin sensörü

•    Zihin şiddeti

•    Zihin işkencesi

•    Zihin şoku

•    Zihin izlemesi

•    Zihin patolojisi vs.

Dr. Frey, 125 Mhz kadar düşük (mikrodalganın oldukça altı) olan geniş bir aralıktaki frekansların, nabız gücünün ve nabız derinliğinin bir kombinasyonu olarak çalıştığını belirtmiştir. Detaylı sınıflandırılmamış çalışmalar, “mikrodalga işitme”nin [microwave hearing] oluşumu için en uygun frekansları ve nabız özelliklerini ortaya koymuştur.

Artık çok daha güçlü bir teknoloji iş başında; bu teknoloji, DOĞRUDAN DİNLEYİCİNİN BEYNİ İLE “KONUŞAN”, geliştirilmiş elektronik bir sistem. Bu şekilde kişinin beyin dalgalarını değiştirebilir. Beynin EEG’si [Ekectroencephalograph] üzerinde değişiklikler yapabilir. Sunî olarak olumsuz hisler yükler kişinin beynine: korku hissi, ümitsizlik, endişe, çaresizlik vs. Bu şuuraltı sistem, kişiye sadece hissetmesini söylemez, bizzat hissettirir ve bu hisleri beynine yerleştirir.

Beyne ses iletilmesi [voice to skull transmission] gece gündüz her zaman yapılabilir ve işkencenin en ciddi şekillerinden birisidir. Beyne ses iletilmesi teknolojisi, bazen “sentetik telepati” olarak da anılır. Çeşitli araştırmalardan ve tıbbî raporlardan ELF dalgalarının insanlara uygulanmasındaki yan etkiler aşağıdaki tabloda sıralanmıştır:

 

Kademe Hertz Etkisi
1 6 dan aşağı Duygular tamamen alt-üst ve vücut fonksiyonları bozulmuş
2 6 -7 Kulakta çınlamalar, artan kan basıncı, göğüste daralma
3 6,6 Birçok insanda hissi depresyona yol açar
4 7,83 İnsanın iyi hissetmesine sebep olur(Schuman Tınlaması)
5 8 İnsanın öğrenmesini etkiler
6 8,2 İnsana “çok iyi” olduğu hissini verir.
7 8,6-9,8 Karıncalanmaya sebep olur, insanda uyku hissini uyarır
8 10 İnsanı hipnotik bir safhaya koyar
9 10,8 İnsanda kargaşacı davranışlara sebep olur
10 11-11,3 Aşırı depresyon, sıkıntı ve endişe
11 13 Beyin aşırı derecede sıkıntıya sürüklenir, algısını değiştiremez
12 17 Psikoaktif
13 70 Çok zararlı biyolojik etkiler.

 

 

Üzerinde bu işkence uygulanan kişiler, hiçbir istisnâ olmaksızın, bu işlemin hiç durmadığını ve fiilen hayatlarının sonuna kadar gittiğini rapor ediyorlar. Kurbanın gittiği her şehirde, her ülkede bu devam ediyor. Hastanede, hapishanede, hattâ kurban kanserden ölürken bile devam ediyor.

Elanor White, en çok görülen etkilerin bir listesini hazırladı. Çok şümûllü değil ancak okuyucunun bir fikir edinebilmesi amacıyla buraya alınmıştır.

 

VÜCUDA (BEYİN DÂHİL) UZAKTAN TESİRLER

 

Uyku düzensizliği ve yorgunluk

 

a)  “Elektronik kafein” sinyalinin sessiz fakat sürekli uygulanışı, uyanık olmaya ve uyanık kalmaya zorlar.

b)  Komşularda gürültülü sesler, çoğunlukla uyuma teşebbüsü ile eş zamanlı uygulanır.

c)  “İzin verilmiş uyku” ile “zorla uyanık tutulma” ayarı; çok daha hassas.

d)  Gündüz vakti “yorgunluk atakları”, kurbanı uyumaya ve/veya çöküş noktasına kadar kasları zayıflatmaya sebeb olabilir.

 

İşitilebilen [Audible] Beyne Ses Gönderimi [V2S=Voice to Skull]

 

a)  Uzaktan gönderilir.

b)  Havadan yayılması sağlanır.

c)  Sadece kurbanın işitebildiği sesler.

 

İşitilemeyen [Non-audible] Beyne Ses Gönderimi [V2S=Voice to Skull]

 

a)  Radyo sinyalleri vasıtası ile gönderilir. Normalde yapmayacağınız şeyleri yapmaya, gitmeyeceğiniz yerlere gitmeye zorlar; sessiz (ultrasonik) hipnoz mümkündür.

b)  Hipnotik tetiklemelerin programlanması. Örneğin gönülsüz (gayri iradî) hareketlere yol açan belirli ifadeler ve işaretler.

 

Şiddetli Kas Tetiklemeleri

 

a)  Uyanmaya ve uyanık kalmaya zorlayan çok kuvvetli kol ve bacak kasılmaları.

b)  Vücut çok güçlü bir elektrik akımının altında imiş gibi bütün vücudun kasılması.

c)  Sanki titreyen bir satıhta imiş gibi vücudun titremesi ama gerçekte sathın titrememesi.

 

Vücut Organlarının Hassas Manipülasyonu (Yavaş, Belirli Bir Amaç)

 

a)  Kapalı gözlerle eşzamanlı olarak ellerin manipülasyonu. Ancak bu sırada bir önceki günün çok kuvvetli ve inandırıcı bir şekilde, uyanık bir hâlde gibi görünmesi.

b)  Ayak parmağının ve el parmağının tam 90 derece geriye doğru kıvrılması

c)  Gayri iradî konuşma da dâhil olmak üzere, nefes alışının ve ses tellerinin uzaktan kontrolü.

d)  Normal unutkanlıktan daha fazla olmak üzere, hafızanın bir ânda boşalması.

 

Ağrının Vücuda Doğrudan Uygulanması.

 

a)  Isıtılmış iğneler vücuda batırılıyormuş hissi.

b)  Elektrik şokları (kablosuz olarak).

c)  Çok güçlü ve geçmeyen kaşınma hissi. Bu, özellikle, kurban hassaslık ve düzenlilik gerektiren bir şey yaptığında uygulanır.

d)  “Sunî ateş”; hastalık yokken ve âniden.

e)  Çok âni kalb çarpıntısı ve rahatlık durumları arası gidiş gelişler.

 

Düşüncelerin Okunması

 

a) Ne düşündüğünüzün bilinmesi gerektiğinde, sizin düşüncelerinizin size bir yabancı tarafından okunması.

b)  Kurban kitab okurken, kelimelerin eş zamanlı okunması ve bu sözlerin civardaki insanlara yayılması ve bu şekilde kurbanın etrafında meraklı bir kitlenin oluşturulması. [8]

 

 

DİPNOTLAR

 

1. Tek Nath Rizal, Torture Killing Me Softly, Human Rights Without Frontiers, Nepal 2009, ISBN No:978-9937-2-1732-3, s.VII.

 

2 Tek Nath Rizal, Torture Killing Me Softly, s.XV.

 

3. Tek Nath Rizal, Torture Killing Me Softly, s.XIX.

 

4. http://www.thehimalayantimes.com/fullNews.php?headline=Tek+Nath+Rizal+

recounts+tale+oftorture+in+Bhutan+jail&NewsID=47673 (30 Mayıs 2010)

 

5. Tek Nath Rizal, Torture Killing Me Softly, s.149.

 

6. Tek Nath Rizal, Torture Killing Me Softly, s. 145-146.

 

7. Tek Nath Rizal, Torture Killing Me Softly, s. 156-160.

 

8. Tek Nath Rizal, Torture Killing Me Softly, s. 172-180, vurgular bize âit.

 

Kaynak: Akademya, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 22-35

Salih Mirzabeyoğlu

Takdim

 

“Hakiki edebiyat dehâsı, ortaya çıktığı her yerde, kendi içinde bir bütündür. İsterse dilin yetersizliği, dış tekniğin veya ne olursa olsun bir şeyin yetersizliği, karşısına çıkmış olsun. Onun içinde yüksek bir iç şekil vardır ki, sonunda herşey bunun hizmetine girer; karanlık ve bulanık alanda bile, sonradan berraklıkta olduğundan daha mükemmel çalışır!”

 

Telegram-telemetri; uzaktan zihin kontrolü, zihni yönlendirme, haberleşme, telepati, işkence… Telegram, kelime anlamıyla, bildik dile çevrilmek üzere kendi “mors alfabesi” dedikleri işaretlerle uzaktan haber iletmeye yarayan “telegraf” demek; elektrikle çalışır bir model… Aynı neticenin çeşitli usullerle sağlanır olması bakımından, bizim anlatacağımız “telegram”, sadece âletle ilgili birşey değil… Böyle bir iş üzerinde, Goethe’den işaretlediğimiz “iç şekil” davasının yeri ne?

Bilindiği üzere “edebiyat”, sadece “güzel sanatlar” anlamında söz sahasının değil, “ilm-i edeb”in bütünü anlamında bütün sözlü ilimleri de kapsar. Elinizdeki esere gelince, bir yönüyle eskilerin “istişhad” dedikleri “delil getirme ve şahid kılma” usulüyle felsefeden müsbet ilme ve şamanizmden İslâm tasavvufuna kadar geniş bir sahaya kanat açarken, diğer yönüyle bunları “hatırât” nevine dair olarak işlemektedir… Neticede her iki şekliyle de edebiyat; ve “iç şekil” mevzuunu çok önemsiyorum, çünkü bu benim “yaşadıklarımı” davam adına semerelendirdiğimin resmidir!

“İç şekil”, kelimeler ve cümleler üzerinde herhangi bir kalıb ifâdesi değil de, kelimeler ve cümleler vasıtasıyla kalıbda bir fikir hususiyetini gösteren “üslûb” ile aynı çizgide… Herşeyi hizmetine alan “birşey”, ruh, mânâ… “Zevken idrak”e mevzu imân gibi, akıl ve “unsurlar”ın titreştirdiği ruhta doğan; ruhun titreştirdiği “akıl” ve “unsurlar” ki, ruha hitab eden… Ebu Hanîfe Hazretlerinin, “söz kalbden gelince kalbe hitab eder” hikmetinden bir çizgi… Sonunda herşeyi hizmetine alan; alabiliyorsa, işte “iç şekil”… Karşınızdayım!

“Bu bir din mi, ilim mi çekişmesidir!” diyen Telegramcılar’ın, meseleyi yanlış ortaya koymaları ve sahtekârlıkları bir yana, sadece “iç şekil” bahsinde vurgulananlar bile, ruhun, “beynin irtisamları” olmadığını göstermeye yeter. Tıpkı gözün, görme sıfatının organı-âleti olması gibi, beyin de düşüncenin organı. Beyni ne kadar teshir edersen et, –edebildiniz mi?–, sizi “yücelerinizle” beraber “sin kaf” eden yanım ve “acı” duygum bile, benim uğrunda idam cezası aldığım dava tezimi delillendiriyor: Önce ruhçuluk, ardından “ruhçuluğun hakikati ne?” davası!

Şair Bodler’in, simyadan mülhem, sevgilisine “sen bana çamur verdin, ben ondan altun yaptım!” demesi gibi, bize zehir yedirdiler, biz onu panzehir ve bağışıklık aşısı yolunda kullandık. Bir bakıma Türkiye’de pratiği –teorisi de!– benimle meşhur olan bu iş, “ilim sınır tanımaz” tesellisiyle Lût kavmine parmak ısırtır melânete ve yardımcı unsurlarla insanı robotlaştırmaya davranmışken, diğer yönüyle “dünyada” da kıstırılmış fertler üzerindeki tecrübelerin sınırını aşamamıştır. Bu ikazdan sonra bildirmeliyim ki, gerek yaşamış kobay ve gerekse mevzuu alâkadar eder buudları işaretlemek bakımından, galiba dünyada da ilk örneğim!

Mevzu, bilinmeli; tedbirin yarısı bundan geçer… Ve abartılmamalı; bu yoldan kendisine lüzum kalmadan tesirin kat ve kat arttırılmasına fırsat verilmemeli!

Son dakika haberi verir gibi, Adlî Tıb’dan olduğunu söyleyen kuyruk bir tipin 13 Ağustos 2003 tarihli “milliyetsiz” bir gazetede çıkan sözlerini aktarmalıyım:

— “Salih Mirzabeyoğlu, beni zihin kontrolüyle terörist yaptılar diye Adlî Tıb’dan yardım istedi. Kendisine yardım edeceğiz. Bu işleri CIA yapıyor. Aftan istifade etmek için de böyle bir iddiada bulunmuş olabilir!”

Bu, mayın tarlasına sürülen tombulca ve eşek tipli şöhret heveskârı adamcıklar bir yana, kimlerin yüreğine kâbus gibi çöktüğümüz belli. Sözleri üzerine yorum yapmama gerek yok: Herkesin malûmu ki, ismimin yanına piçlik yakışmaz. Bu soydan haberlerin resmî kanallardan teşvik ve tasvib gördüğünü bildiğim için de, hep söylediğim şeyi tekrar hatırlatayım: Hukukunuzu nideyim!

Dr. Nevzat ŞİPLEME

‘Güzel şeyler de oluyor’ dedirtecek gelişmelerden birisi halinde geçtiğimiz
günlerde bir meslek içi eğitimi aldık…

TTB, Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığının eş güdümü ile ve kıymetli öğretim
üyesi Prof. Şebnem Korur Fincancı hanımefendinin öncülüğünde “işkence” nedir,
nasıl tespit edilir, hekim, savcı ve hakimlerin bu insanlık suçuna yönelik neler
yapabileceği tezi üzerine kurulu, “İstanbul protokolü” adı verilmiş ve
uluslararası kabul görmüş yaklaşımın tanıtılması merkezli bir eğitim idi. Tam üç
gün sürdü, ziyadesiyle faydalandık… Tüm ilgili kurum ve kişilere içten
teşekkürlerimizi bir kez daha buradan iletelim…

Bu konuda ‘resmi kurumlarda ilgililerine eğitim veriliyor’ aşamasına gelinmiş
olması her manada güzel bir gelişmedir şüphesiz… Hem sivil toplum kuruluşları
adına hem de hükümet adına… Neticede onlar istemese işkenceyi bir insanlık
suçu olarak görmeseler bu eğitimler gerçekleştirilemezdi…

İşkence denilen şey… bir insanlık suçudur… Tam bir farkındalık oluşmamış,
toplumda herkes düşman gördüğüne yapılabilecek bir tür ceza olarak görüyor…
Heyhât bu bir cezalandırma değildir… Hukuki manada kişinin eylemine uyar şekilde
nasıl cezalandırılacağı kanunlar ile belirtilmiştir… Bahse konu ceza kişi-
toplum vicdanını rahatlatmaya yetmiyor olabilir bu ayrı bir meseledir… Mevzunun
yeri burası değildir…

Uluslararası kabul görmüş İstanbul Protokolü bu konuda daha net ifadeler
içeriyor…

Uluslararası hukukta mutlak biçimde yasak olan işkencenin tanımını İşkenceye
Karşı Sözleşme şu şekilde yapmaktadır:
Bu sözleşmenin amaçları bakımından “işkence” terimi, bir kişi üzerinde kasıtlı
biçimde uygulanan ve o kişiden ya da üçüncü bir kişiden bilgi edinmek yahut
itiraf elde etmek; o kişinin yahut bir kişinin gerçekleştirdiği yahut
gerçekleştirdiğinden şüphelenilen eylemden ötürü onu cezalandırmak; yahut o
kişiyi yahut üçüncü kişiyi korkutmak yahut yıldırmak gibi amaçlarla; ya da
ayrımcılığın herhangi bir türüne dayanan herhangi bir nedenle, bir kamu
görevlisi ya da resmî sıfatla hareket eden bir başka kimse tarafından bizzat
yahut bu kimselerin teşviki ya da rızası yahut da bu eylemi onaylaması suretiyle
yapılan ve gerek fiziksel, gerekse manevi ağır acı ve ıstırap veren her hangi
bir eylemdir. Bu, hukuka uygun yaptırımların sadece uygulamasından doğan, bu
yaptırımların kendisinde var olan yahut arızi biçimde oluşan acı ve ıstırabı
içermez”

Yani kanun olarak cezaların arasında falaka varsa ve adam şu işi yaparsan şu
kadar falaka diyorsa bu işkence tanımlamasının içine girmez…

İşkence yalnızca fiziki eziyetten ibaret değildir. Gerek fiziksel gerekse manevi
ağır acı veren her hangi bir eylemdir… Kişinin öz saygısını yitirmesini
sağlamaya yönelik, onu yıldırmaya, iddialarından, inançlarından vazgeçirmeye,
sosyal yönden etkisizleştirmeye kimliksiz- kişiliksizleştirmeye yönelik kasıtlı
bir uygulamadır…

Bu manada işkence görmüş, gördüğünü iddia eden kişinin ruhsal psikiyatrik
değerlendirmesi de işkencenin sonuçları açısından mühimdir ve işkencenin
komponentleri arasına girer.
“İstanbul Protokolü”nün bu husustaki yaklaşımı gayet yerindedir. Hadisenin yol
açtığı psikolojik tahribatın objektif delil olduğunu belirttikten sonra ilaveten
demektedir ki, “Travmayla ilişkili bir ruhsal hastalık tanısı, işkence iddiasını
destekler; ancak bir tanının kriterlerinin karşılanmaması kişinin işkence
görmediği anlamına gelmez, böyle yorumlanamaz.”

İstanbul Protokolü ismi verilmiş ve uluslararası kabul görmüş bu “belge”de
“zihin kontrolü” adı verilen “işkence” usulünün bulunmaması, esamisinin bile
okunmaması dikkatimizi çekti. İnanmama mı, kasıtlı yok sayma mı anlayamadık…

Bu zihin kontrolü meselesi uzun zamandır toplum gündeminde olan bir ciddi
iddiadır. Buna rağmen, tüm bu çalışmalarını takdirle karşıladığımız TTB başta
olmak üzere “işkence” bahsine hassasiyet gösteren, eğitime katkı veren tüm
kurumların ve eğitimci sıfatı taşıyan arkadaşların “zihin kontrolü” ismi verilen
işkence türünü yok saymaya yahut gözardı etmeye yönelik tavırları kabul edilemez
bir yaklaşım olarak kaldı zihinlerde…

Zihin kontrolü hakkındaki sorumuza “ilgilenen arkadaşımızın paranoyak şizofren
olduğu ortaya çıktı” şeklindeki yaklaşım, işin gerçeği bizi hayal kırıklığına
uğrattı… Zira bu tekamül etmiş işkence yöntemi modern ilmin ve tekniğin
imkanları ile yapılabilen bir uygulamadır…

Zihin kontrolü denilen hadise daha çok “kıstırılmış” kontrol altında tutulan
kimselere uygulanabilen kabaca ve kısaca “nörokimyasallar, nöromagnetik
dalgalar, sonar dalgalar, radyo dalgaları kullanılarak” kaba, banal yöntemlerde
olduğu gibi, ama daha sofistike yöntemler eşliğinde, insanın iradesini kırmaya
düşünce yapısını değiştirmeye ve teslim almaya yönelik yapılan bir tür işkence
yöntemidir.

İnternette kısa bir gezinti yapılsa hakkında epey malumat edinilebilecek bir
hadisedir zihin kontrolü… Sıkıntısı, ispatlanması zor olmasındadır… Ve bu tür
iddia sahiplerinin paranoyak şizofren oldukları şeklindeki nitelemeye maruz
kalmaları da kolaydır elbette… Tersinden kastınız yoksa eğer bir kısım iddia
sahiplerinin böyle paranoyak şizofren olmaları bağlayıcı kıymet taşımazlar.

Şakağına silah dayanmış öldürüleceği iddiasıyla korkutulup tetiği çekilmiş bir
insanın yaşadığı sıkıntıyı neyle ispat edeceksiniz… Bunun bile şahısta yol
açtığı psikolojik değişimlerin tespiti yolu ile ispatlanabilir olduğunu
söyleyeceksiniz, ama…

Bir  takım teşhis imkanlarının olmadığı zamanlarda fiziki bir bulgu vermeyen
eziyet yöntemlerinin olduğu malum… Psikolojik bulgular da hakeza öyle…

Beyler; işkenceyi ve işkencecilerin varlığını kabul etmeyen, “yok bir şey
ispatla da görelim ve sorumlularından hesap soralım” diyerek masum pozisyonunda
zımni destek vermiş olanlardan olmak istemiyorsanız bu iddiaları ciddiyetle
dikkate almak zorundasınız…

MODERN BİLİMİN VE TEKNİĞİN ULAŞTIĞI İMKANLAR EŞLİĞİNDE İCRA EDİLEN MODERN BÜYÜ
KABUL EDİLEBİLECEK OLAN BU İŞKENCE TEKNİĞİNE KARŞI TAVIR ALMAK ARTIK NEREDEYSE
MODASI GEÇMİŞ İŞKENCE USULLERİ İLE UĞRAŞIP, NEFS YELLEMEYE –KENDİMİZİ TATMİN
ETMEYE- BENZEMİYOR MU YOKSA?

Bizleri, inanmamaya yahut yok saymaya iten saik nedir?

Bugün zihin kontrolünün tespiti ve teşhisinin zorluğu iddia sahiplerini hafife
almayı mı gerektirir, öyle mi davranılmalıdır… Ya varsa, ya gerçekse endişesi
neden taşınmaz? Aksi halde bu hafife alma tavrımız işin sorumlularına katkı
sağlamak, zımnen destek vermiş olmak sonucunu doğurmaz mı? İlle de başınıza,
başımıza gelmeli de ondan sonra mı harekete geçeceksiniz, geçeceğiz?

İspatlanması zor, ama elbette mümkün bir iddia olan bu “zihin kontrolü” bahsi
aynı zamanda bir güvenlik sorunudur ülke açısından ve emperyalist, kapitalist
sistem için güçlü bir silahtır. Ve bu silah BOŞA ÇIKARILMALIDIR… Türkiye’nin
tabiplerinin birliği olan yapı dahi ülke güvenliğine atfı olan böyle bir konuda
sessiz kalamaz, kalmamalı.

Velev ki bu eğitimler Avrupa Birliğinin sponsorluğunda yapılmış olsa bile?..

Yaşanılası bir dünya ve olunası insan için TIBB-I HAKÎM?..